Türkiye’de tiyatro yapmak, yalnızca bir sanatı icra etmek değildir, aynı zamanda bir direnme biçimidir. Her sahne, yalnızca bir anlatının değil, aynı zamanda sanatçının ayakta kalma mücadelesinin de temsilidir. Tiyatro salonuna adım atmadan önce yaşanan bürokratik zorluklar, ekonomik sıkıntılar, mekân sorunları ve seyirciyle buluşamama kaygısı, sanat üretiminin önüne neredeyse sistematik olarak örülen duvarlardır.
Kimi zaman bu duvarlar fizikseldir: kiralanamayan sahneler, tahliye edilen alternatif mekânlar, ruhsat sorunu çıkaran belediyeler… Kimi zamansa görünmezdir: fon kriterleri, siyasi atmosfer, “rahatsız edici bulunma” endişesi. Oyun daha yazılmadan, “acaba bu metni sahneleyecek bir salon bulabilecek miyiz?” sorusu bir hayalet gibi dolanır yaratım sürecinde.
Üstelik mesele yalnızca ekonomik ya da politik değil, kültüreldir de. Türkiye’de tiyatro hâlâ “lüks” bir uğraş olarak kodlanır. Sanatla kurduğumuz ilişki tüketim odaklıdır. Bir oyun izlemek yerine AVM gezmeyi tercih eden kitlelerle, sahneyi büyülü bir alan olarak gören seyirci aynı çatı altında yaşar ama nadiren karşılaşır.
Sanat işçileri
Tiyatrocular için bu ayrışmanın karşılığı çoğu zaman ikinci, hatta üçüncü bir meslekle ayakta kalma zorunluluğudur. Gündüz reklam setinde asistanlık, akşam düğünde animatörlük, hafta sonu doğum günü palyaçoluğu… Bunlar, “sanatla geçinilemez” ezberine boyun eğmeyen insanların yaratıcılığıyla örülmüş gündelik mücadelelerdir. Ne acıdır ki bu çok yönlülük, sistemin değil bireyin dayanıklılığının ürünüdür. Yani sorun çözülememiş, yalnızca ötelenmiştir.
Bu ortamda tiyatro sanatçısı, bir anlamda bugünün Ortaçağ ozanıdır: sözünü iletecek yeri kendi yaratır, seyircisini sokaktan toplar, sırtında dekor taşır. Dijital çağda analog bir direnişin öncüsüdür. Üstelik hâlâ inatla, 300 kişilik salonu 30 kişiye anlatır. Çünkü burada mesele sayılar değil; temas, dönüşüm ve hakikattir.
Ne var ki bu romantizm, pratikte çoğu zaman acıya dönüşür. Bir oyun tutmadığında, bu yalnızca estetik bir başarısızlık değil; bazen oyuncuların ay sonunu getirememesi anlamına gelir. Türkiye’de tiyatro yapmanın duygusal bedeli kadar ekonomik bedeli de ağırdır. Ve bu yük çoğu zaman görünmez kalır; çünkü perde açıldığında kimse arka planı görmek istemez.
Ne olursa olsun
Yine de perde açılır. Açılmak zorundadır. Çünkü bu ülkede tiyatro, sadece bir sanat dalı değil; bir hafıza biçimidir. Toplumun bastırılmış duygularını, unutturulmak istenen hikâyelerini, söylenemeyen cümlelerini sahneye taşıyan bir kolektif bellektir. Ve belki de bu yüzden, her türlü zorluğa rağmen hâlâ yapılır. Çünkü tiyatro, Türkiye’de sadece anlatmak için değil; hatırlamak, unutturmamak ve en çok da hayatta kalmak için vardır.