Toplum baskısı ve zorlu hayat şartları altında adeta ölüme terk edilen ama aklını yitirmek pahasına üretmekten vazgeçmeyen bir kadının hikayesi: Aşağıdaki Pencere.
Doğa Selvi’nin eşsiz oyunculuğuyla hayat bulmuş Ferda karakteri, belki de Türkiye’deki yüzlerce, hatta binlerce kadının kaderine hapsolmuş bir ruh. Toplum içinde dilediği gibi var olamamış bir karakteri temsilen, hayali arkadaşı Feza’yı inşa etmek zorunda kalan Ferda, Feza’yı benliğini yaşayabilmek adına bir sebep kılmıştır.
Oyundaki kukla girişi, hikâyenin işleyişine marjinal bir düğüm atarken yazar Alis Çalışkan ve yönetmen İlyas Özçakır, belki de o sokaktan gelip geçen kimsenin fark etmediği bir bodrum katı trajedisine derinlikli ilmekler işliyor. Karakterin iç çatışması zaman zaman seyirciyi güldürse de repliklerin birçoğu üstüne düşündüren türden. Yalnızlık, alışınca acıtmayan bir şey mi, yoksa herkes bir gün kendine mi kalır? Aniden çıkıp bi’ hevesle menemen yapmak için manavdan aldığımız bir soğan, iki domates ve üç biberi unutturabilir mi yalnızlığımız?…

Bir röportajında “kendi sesini arayan herkes bu oyunla bir bağ kurabilir” demiş oyuncumuz. Bu röportajı, oyunu izledikten sonra okudum tabii. Ferda’ya yakın hissetmemin sebebi bu sözler değildi, küçüklüğünden beri yazar olmak isteyen tek kişi Ferda değildi çünkü. Ya da “büyüyünce ne olacaksın?” diye sorduklarında “o işte para yok, sen sağlık sektörüne atıl” cevabı duymamak için “henüz net bir şey yok kafamda” diyen tek kadın değildi Ferda.
Kim ne derse desin, içindeki üretme arzusunu bastıramamış, toplumun dayattığı sıkı kurallar çerçevesine hapsedilmiş, dilediğince davranamayan her kadın yerine hakkıyla delirmiş ve zihnindeki Feza’ya sığınmak zorunda kalmış bir karakter Ferda.
Kısacası, sahneden taşan bir oyun izlemek isteyen herkese tavsiyedir. Oyun tek kişilik olmasına rağmen performansıyla seyirci odağını diri tutabilen Gül Doğa Selvi, yönetmen İlyas Özçakır önderliğinde Alis Çalışkan’ın kaleme aldığı “Aşağıdaki Pencere” oyunu, alkışı bol olsun diyebileceğimiz türden bir iş olmuş.