Hayatı boyunca öykü, şiir, anı, roman gibi çeşitli türlerde toplam 29 eseri bulunan yazar Tove Ditlevsen’in ne yazık ki dilimize sadece Kopenhag üçlemesi olarak bilinen trilojisi çevrilmiş. Bu yazımda bu üçlemeyi ve bendeki çağrışımlarını anlatacağım.
Tove Ditlevsen Kimdir?
Tove Irma Margit Ditlevsen, 1917 ile 1976 yıllarında yaşamış Danimarkalı yazar ve şairdir. Kopenhag’ın orta sınıf işçi sınıfında büyümüş olan Tove’nin çocukluğu kuşkusuz ki yazılarına çokça esin kaynağı olmuştur. Yazmaya henüz 10 yaşındayken şiir ile başlayan yazarın ilk eserleri de henüz 20’lerindeyken yayımlanmıştır. Yazarın kendi çocukluk ve yetişkinlik anılarından oluşan Kopenhag üçlemesi ise belki de hayatını açık yüreklilikle ortaya koyduğu en önemli eseri.
Çocukluk
Kronolojik sırayla giden eserlerin ilki olan Çocuklukta; yazarın doğduğu, büyüdüğü coğrafyaya, yaşam koşullarına gidiyoruz. Zaten kitabın en başında çokça vurucu şu sözlerle çocukluğuna dair izlenimlerini bizimle paylaşıyor Tove: “Çocukluk tabut gibi uzun ve dar, kendi kendine içinden çıkmak mümkün değil.”
Çocukluk sadece bir daha dönüp bakılmak istenmezse tıpkı bir tabut gibi hissettirir insana. Ünlü psikolog Donald Winnicott’un çok sevdiğim bir lafı vardır çocukluğa dair: “Saklanmak bir zevktir; bulunamamak ise bir felaket.”
Bir çocuğun saklanıp da aranmadığına dair bir dünya hayal edin. Koltuğun arkasında saklandığında, yaşadığı o heyecanın dakikalar sonra kaygıya ve en sonunda vazgeçişe dönüştüğünü. Yakalanacağım korkusunun, kimse beni aramaya gelmiyor korkusuna dönüşmesi…
İşte Tove de aslında buna benzer bir hayatta görülmemiş, sevilmemiş bir çocukluk yaşamış. 1930’larda Danimarka’nın işçi sınıfı mahallesinde, babasının işsiz kaldığı, annesinin sevgisizliğiyle, abisinin erken yaşta ciğerlerinde tahribata yol açacak kadar sanayide çalıştığı adaletsiz bir hayatta büyüyor yazarımız. Buna rağmen içinde var olan ve şiirle başladığı yazma tutkusunu keşfediyor Tove. Ama bu bile ailesi tarafından ciddiye alınmıyor. Çünkü yazar olmak o dönemde bir iş değil, hobi olmak için fazla gereksiz bir eylem. Dönemi içinde kadın şair olmak hayal dahi edilemeyecek kadar imkânsız bir ihtimal.
Ne tarafa dönersen dön, çocukluğun sert ve sivri kenarlarına çarpıp, canını acıtıyorsun, çocukluk seni tamamen parçalamadan bitmek bilmiyor.
Her çocuk şanslı bir hayata doğmuyor, oradan tahrip almadan çıkan, çok şanslı bir azınlık var belki de. Anne olduktan sonra; ilk psikolog terapimde ne ilginçtir ki benim çocukluğumu konuşuyorduk, oğlumu değil. Çünkü insan kaç yaşına gelirse gelsin kendi içindeki çocuğa dönüyor. İhtiyacı varsa onu iyileştirmeye çalışıyor.
Tove’nin de böyle hissettiği bir çocukluktan çıkabilmesi, daha doğrusu kendini kurtarabilmesi için evlenip o evden gitmesi gerektiğine inandığını görüyoruz. Aslında başlangıçta henüz 15 yaşındayken çok da başarılı olmasına rağmen, okulu bırakıp çalışmaya başlıyor. Evlerde hizmetçilik yapmaya başlamasına rağmen başarısız olunca ve en önemlisi ev sahibi tarafından tacize uğrayınca tekrar eve dönüyor. Fakat tacizleri yaşadığı o dönemde hayat ona yaşadıklarının normal olduğunu hissettiriyor. Bir erkek tarafından gördüğü muameleyi, başka kadınların başlarına gelen istismarı normalleştirip kanıksıyor.
Gençlik
Serinin ikinci kitabı Gençlikte, cinselliği ve kendini keşfetmesine eşlik ediyoruz. Çocukluk ve Bağımlılıka göre belki daha az sürükleyici bulunan bu ikinci kitapta, bence yine de hayata dair gerçek kesitler sunuyor önümüze… Anne babasından alamadığı sevginin Tove’nin kadın olarak eş seçimine nasıl yansıdığını görüyoruz örneğin. Aslında yetenekli bir yazar olma basamaklarını birer birer çıkan bir kadına dönüşürken, bir taraftan da kendinden yaşça büyük editör kocasının gölgesinde kalan, silikleşen bir kadını görüyoruz.
Bazen,” diyorum, “kimseyi gerçekten sevemediğimi hissediyorum. Sanki koca dünyada bir tek kendimi görüyorum.
Sevmeyi öğrenmemiş bir çocuğun nasıl seveceğini bilmemesi de pek normal tabii ki. Başka bir yazar, Avusturyalı Margit Schreiner’in Sevmek Zamanı (tesadüftür ki bu da bir üçleme – Ayrılık Üçlemesi) kitabında çok sevdiğim bir cümle vardır: “Derler ki insan hayatta ilk nasıl sevildiyse öyle sever.” Tove de tam olarak bunu gösteriyor bize; sevmeyi bilmeyen bir çocuğun sevemeyişini. Eşini seçmesinin sebebi de sevgi değil, şiirlerini bastırıp kitap hâline getirecek bir editör, evden çıkışını sağlayan bir yuva ihtiyacı.
Bağımlılık
Çocukluk ve Gençlik kitaplarını okuduktan sonra tamam demiştim kendime, son kitap beni Çocukluk kadar etkileyemez. Ama Bağımlılık insanı öyle bir çarpıyor ki, okurken içim sıkıldı, kapana kısılmış hissettim. Bu hissi çok az kitap yapar insana. Okurken Tove’ye gidip “Bırak şu adamı, yeter bırak ilaçları!” diye silkelemek istedim.
Son kitapta aslında yazar olarak başarıya ulaşan bir kadını görürken, ilişkilerinde ne aradığını bilmeyen, dalgalı ruh hâline sahip bir kadını görüyoruz. Aralarında olan 30 yaş farkı, hayattan beklentileri, karı koca arasındaki uçurumu daha da belirginleştiriyor. Aslında bir nevi gerçek aşkı arıyor Tove ve bunu evliyken başka adamlarla deneyimliyor. Üzerinden yıllar geçmiş gibi düşünüyoruz ama aslında hâlâ gençliğinin baharında toy bir kadın. Anne olmayı çok istiyor, diğer annelere çok özeniyor. Aklındaki annelikte sevecen, annesi gibi olmayan bir Tove var çünkü. Kendi göremediği sevgiyi çocuklarına armağan edecek bir kadın. Fakat öyle olmuyor.
Hayatına giren bir sevgili, üçüncü eşi, doktor; Carl adım adım Tove’yi ilaç bağımlılığına sürüklüyor. İşte tam bu arada Tove`ye, daha önce bahsettiğim bir tutkuyla kitabın içine girip “kendine ne yaptığını görmüyor musun?” demek istedim.
Bu arada iki tane çocuğu olan Tove, ne yazık ki bağımlılığından dolayı çocuklarına da ilgisiz ve yetersiz davranıyor. Hayattaki tek amacı o ilacı alıp, birkaç saatliğine de olsa uyuşmak. Eşinin de bence işine geliyor bu bağımlılık. Bilmiyor olması imkânsız. Kadını günden güne kendi yanında kalsın diye bağımlı hâle getiriyor. Tove de ilaca bağımlı hâle geldiğinden dolayı ihtiyacı daha da artıyor ve kocasının reçetesiyle farklı farklı eczanelerden ilaç alıyor.
Durumun boyutu öyle bir hâl alıyor ki, kendisine ağrı kesici ilaçlar versin diye kocasına kulak ağrısı çektiğinden bahsediyor Tove. Ve bir gün gelip aslında hiçbir sorunu olmayan kulağından ameliyat olmayı kabul ediyor. Amacı ameliyat sonrası alacağı ağır morfinler. Sadece onları alabilmek için sağlıklı kulağını çok büyük bir ağrı yaşayarak kaybediyor. Yaşadığı bağımlılık sürecinde 30 kilolara kadar düşüyor, öleceği düşünülüyor. Sonrasında gerçeğin ortaya çıkmasıyla akıl hastanesinde bakım almaya başlıyor. O süreçte eşinin hekimliği iptal edilip hapse giriyor, çocuklarına bakıcı bakıyor. En sonunda hayatına giren son ve dördüncü eşi ile normal hayata dönme sürecinin bir kesitini görüyoruz ama bağımlılıktan maalesef tamamen de kurtulamıyor. Eşi taşındıkları küçük kasabada olan tüm doktorlara Tove’ye ilaç vermemeleri konusunda tembihlese de bir şekilde ara ara ağrı kesicilere ulaşıyor. Aslında bana kalırsa bağımlılık belki de tam olarak kurtulabileceği bir şey değildi onun için.
58 yıllık ömründe 30 kitabı olan bu kadın, hayatına aşırı doz ilaç alımıyla son veriyor ne yazık ki. Ölümü edebiyat dünyasında da şokla karşılanıyor. Bağımlılıkla geçmiş bir hayatın sonunda yine aşırı ilaç alımıyla hayatına son vermesi de okurları için pek hazin tabii ki. Pek çok şeyle karşılaşmış bir kadının, ilgisizlik, sevgisizlik, kişilik bozuklukları; bağımlılık, aşkı arama vs. hayatındaki boşluğu dolduramayıp kaçışı ölümde görmesi, beni geç tanışmış okuru olarak üzse de böyle bir yazarın kısacık ömründe bu kadar eser üretmiş olması teselli bulduğum tek yer. Umarım ki diğer kitaplarını da dilimize kazandıran yayınevleri olur da kendisini daha çok okuruz.
Kaynakça
Ditlevsen T. Kopenhag Üçlemesi, (L. Tamer, Çev.) Monokl
Schreiner M. Sevmek Dedikleri, (S. Karuk, Çev.) YKY