Otel odalarının insanda belli belirsiz bir yadırgama duygusu uyandıran tarafı var. Üstelik bunun konforla, estetikle ya da odanın ne kadar iyi döşendiğiyle pek ilgisi yok sanırım, hatta kimi zaman bu his, her ayrıntısı özenle tasarlanmış otellerde daha da belirginleşiyor. Kapıyı açtığınızda karşınıza bütünüyle tanıdık bir düzen çıkıyor, temiz çarşaflar, muntazam katlanmış havlular, birkaç bardak, askılar, bir çalışma masası, belki küçük bir kahve makinesi. Nesnelerin hiçbirinde yabancılık yok, buna rağmen mekânın kendisinde tarif etmesi güç bir yersizlik hissi var. Sanki bir odadan çok, birinin yaşayabilmesi için hazırlanmış ama henüz kimsenin hayatına karışmamış bir dekorun içine girmişsiniz gibi.
Belki bunun nedeni, odanın siz gelmeden hemen önce başka birine ait olması ve buna rağmen o kişiden geriye neredeyse hiçbir iz görememenizdir. Birkaç saat önce o yatakta kimin uyuduğunu, aynanın karşısında kimin hazırlandığını, pencerenin önünde kimin durduğunu bilmiyorsunuz. Zaten bilmeniz de istenmiyor. Bir otel odasının yeni misafirine hazır olabilmesi için önceki hayatından mümkün olduğunca arındırılması gerekiyor, en azından iyi otellerde bunun böyle olması beklenir. Çarşaflar değişiyor, bardaklar yerlerine dönüyor, banyoda geride kalanlar ortadan kaldırılıyor. Oda, her yeni misafir için geçmişi olmayan bir mekânmış gibi yeniden kuruluyor. Bu nedenle otel odası garip bir şekilde sürekli olarak “şimdi”de yaşıyor asında.
Kendinizi odanıza attığınız andan itibaren valizinizi açıyorsunuz, telefon şarj aleti komodine, birkaç parça kıyafet dolaba, diş fırçası banyoya gidiyor. Oda yavaş yavaş size benzemeye başlıyor. İlginç olan, bunun ne kadar hızlı gerçekleştiği. Daha dün varlığından bile haberdar olmadığınız bir odada birkaç saat sonra yatağın “sizin tarafı”, prizlerin kullanışlı olanı, havlunun asıldığı yer ortaya çıkıyor. Ama aynı zamanda bunun geçici olduğunu biliyorsunuz.
Otel odalarının sanırım tuhaf tarafı bu, bir yere yerleşirken aynı anda oradan ayrılmaya hazırlanıyor olmak. Fransız antropolog Marc Augé, modern hayatın bazı mekânlarını açıklamak için “non-place”, Türkçede yaygın karşılığıyla “yok-yer” kavramını kullanmıştı. Havalimanları, otoyollar, süpermarketler ve oteller bu kategoriye girebilir. Augé için bir “yer” yalnızca fiziksel bir konum değil, kimlikle, insan ilişkileriyle ve tarihle bağlantılı. Yok-yer ise bunların zayıfladığı, insanların çoğunlukla anonim biçimde bulunduğu geçici mekân olarak tanımlanır. Bir otel odasında kim olduğunuzun çok az önemi vardır diyebiliriz. Resepsiyonda kimliğinizi göstermeniz ironik biçimde bunun en açık örneklerinden biridir. Sistem sizin kim olduğunuzu bilmek istese de odanın kendisi pek de bilmek istemez.
Bir odanın hafızası olmayabilir mi?
Evler bunun tersidir. Uzun süre yaşadığımız bir ev giderek bize benzemeye başlar. Kitaplar birikir, bir sandalyenin üzerinde kıyafet kalır, buzdolabının kapağına bir şey yapıştırılır. Bir eşyanın yeri mantıklı olduğu için değil, yıllardır orada olduğu için doğru gelmeye başlayabilir. Bir evin içindeki nesneler zamanla hayatın parçaları haline gelir herhalde. Otel odasında ise bunun yanında aslında olduça soğuktur diyebiliriz.
Duvarlarda resimler vardır ama onları siz seçmemişsinizdir. Kitap varsa çoğunlukla okunmuş olmanın izlerini taşıyamaz. Dekorasyon belirli bir kişiliği ifade edecek kadar özgün olmamalı, mümkün olduğunca farklı insanların kendilerini rahat hissedebileceği kadar nötr kalmalıdır.
Belki bu yüzden gece uyandığımızda otel odasında nerede olduğumuzu anlamamız bazen birkaç saniye sürer. Karanlıkta tavana bakarız, sonra klima sesi, perdenin kenarından gelen ışık ya da kapının altındaki koridor aydınlığı bize hatırlatır; evde değilim. Mekân tanıdık, yatak, lamba, perde, kapı, banyo, ama tanıdık olan şeylerin hiçbiri bizim tanıdığımız şeyler değil.
Freud’un “tekinsiz” üzerine düşüncelerini ilginç kılan noktalardan biri de bu. Tekinsiz olan her zaman bütünüyle yabancı değildir. Tam tersine, tanıdık olanla yabancı olanın birbirine karışması rahatsız edici olabilir. Freud’un unheimlich üzerine tartışmasının merkezinde, tanıdık olanın bir biçimde yabancılaşması var.
Otel odası tam anlamıyla Freud’un tekinsiz kavramının örneğidir demek fazla iddialı olur. Ama otel odasının yarattığı hissin bu mekanizmayla ilginç bir ilişkisi var. Çünkü bir otel odasında nerede olduğumuzu tam olarak hissedemediğimiz bir duygu olur.
Birkaç günlüğüne başka biri olmak
Otellerin başka bir özelliği daha var. Normal hayatımızın kurallarını hafifçe gevşetebilirler. Evde yatağın üzerinde ayakkabıyla oturmayacak biri otelde bunu yapabilir. Normalde kahvaltıda üç çeşit tatlı yemeyen biri açık büfede bunu garip bulmayabilir. Havluyu yere bırakırız, yatağı toplamadan çıkarız, eşyalarımızı birkaç günlüğüne normalde bırakmayacağımız yerlere bırakabiliriz. Çünkü burası bizim hayatımızdır ama tam olarak bizim hayatımız da değildir.
Turizm araştırmacıları Annette Pritchard ve Nigel Morgan da otelleri “liminal”, yani eşikte bulunan mekânlar üzerinden incelemişti. Otel, kişinin gündelik hayatından çıktığı ama henüz başka bir kalıcı düzene girmediği bir ara bölge olarak düşünülebilir. Araştırmacılara göre otellerin bu eşik niteliği, gündelik hayatta geçerli bazı davranışların ve toplumsal ilişkilerin farklılaşabileceği bir alan yaratır.
Belki tatilde biraz başka biri olabilmemizin nedenlerinden biri bu. Bizi tanıyan neredeyse kimse yoktur. Alışık olduğumuz mahallemizde değilizdir, işyerimiz birkaç sokak ötede değildir. Karşılaştığımız insanların büyük bölümünü bir daha görmeyeceğimizi biliriz. Bir otelin koridorunda yürürken yanından geçtiğimiz insan hakkında neredeyse hiçbir şey bilmeyiz. Aynı şekilde o da bizim hakkımızda hiçbir şey bilmez. İki yabancı, birkaç saniyeliğine aynı geçici dünyanın içinde karşılaşır ve sonra iki ayrı kapının arkasında kaybolur.
Belki de bu yüzden oteller sinemaya bu kadar yakışıyor
Edward Hopper’ın otelleri, lobileri, kafeleri, tren kompartımanlarını ve benzeri geçici mekânları resmetmesi üzerine yapılan çalışmaların Augé’nin yok-yer kavramına başvurması da bu yüzden ilginç. Bu mekânlarda insanlar birbirlerine fiziksel olarak yakın olmalarına rağmen aralarında belirgin bir mesafe var. Otel odası aynı anda hem mahrem hem anonim olabilen ender yerlerden biri.
Kapıyı kapattığınızda dünyadan tamamen ayrılabilirsiniz. Fakat o kapının birkaç santimetre ötesinde onlarca yabancı vardır. Yan odadan bir televizyon sesi gelir. Koridorda bavul tekerleklerini duyarsınız.
Sabah olduğunda kahvaltı salonunda birbirinizi görürsünüz ve belki bir an için tanıdık gelirsiniz. Nereden tanıdığınızı düşünürken aslında yalnızca aynı asansöre binmiş olduğunuzu hatırlarsınız. Sonra valizinizi kapatırsınız, kartı resepsiyona bırakırsınız. Birkaç saat sonra biri odanıza girer çarşaflar değişir, havlular yeniden katlanır, çöpler alınır. Sizden kalan küçük düzensizlikler ortadan adeta kaldırılır. Akşam başka biri aynı kapıyı açar, perdeyi aralar. Belki manzaraya bakar, yatağın kenarına oturur. Ve birkaç dakikalığına, o oda ona aitmiş gibi yaşamaya başlar.