“Herkes umudun, herkes korkunun kölesidir.”
Seneca’nın dostu Luciliusa’a yazdığı ve felsefe tarihinin en önemli etik metinlerinden biri sayılan Ahlak Mektupları adlı eserinde 47. Mektup’ta geçen bu ifade, umut ve korkunun birbirini besleyen iki zincir olduğunu yüzyıllar önce kanıtlar niteliktedir. Ancak bu iki olgu, ne yalnızca o dönemin sorunu olmakla yetinmiş, ne de geleceğin sınırları dışında kalmıştır; aksine zamanın dışına taşmayı başarıp insanı tutsak etmiştir. Korku ve umut, gerçekleşmemiş bir olaylar bütününü olarak insanı kendi labirentinde hapseder. Korku, gelecekteki bir acının, umut ise gelecekteki bir kurtuluşun hayalidir. İkisi de insanı anın gerçekliğinden koparıp, zamansız labirentlerde dolaşmasına sebebiyet verir.
İnsan, zihninde korktuğu şeyden kaçmak için umuda sığınır. Ancak umut, gerçekleşmediği müddetçe yeni korkuları yaratır. Bu bir kısır döngüdür ve insanın aslında kendi zihninin kölesi olduğunu iliklerimize kadar hissettirir.
Korkunun Işığı
Modern zamanlarla birlikte korku denildiğinde artık aklımıza ilkel refleks olan, hayatta kalmamızı sağlayan biyolojik motor gelmiyor. İnsanın gündelik hayatında sürekli zihninin içinde olan başarısızlık korkusu ve yalnızlık korkusu ilk sıraları alıyor. Sosyal medyanın adeta bir silah olduğu bu dönemde, toplumun içi bomboş doldurulmuş standartlarından dışlanma, gündem olan bir videoyu izlememe, tek başına kalma korkusu gibi, bir o kadar basit ve fazla sorunlar bütününden oluşuyor. Bireyin belki de kendine en büyük düşmanı olan bu korkular, insanın kendi zihninden çıkan fikirlerini saklamasına neden oluyor.
Başarısız olmaktan, standartların altında kalmaktan, kabul görmemiş bir düşünceyi desteklemekten korkan insan zamanla risk almaktan ve kendini aynada görmekten vazgeçer. Aslında tam olarak korkunun felsefi tehlikesi burada başlar. O insanın önce sosyal yaşamı sonra da benliği pasifleşir. Korku ise insanı eyleme geçirmez, içinde bulunduğu durum ne kadar kötü, ne kadar adaletsiz olursa olsun, onun aklı sadece daha kötüsündedir. Zamanla emin olduğu bütün duygular seyrelmeye başlar, yaptığı her hareket onu güvenli bölgesinden itmeye tabi tutar. Cesaret edemeyip adım atamadığı her şey bir gün pişmanlıkla birleşir. Pişmanlık ise her tekrarda insanı biraz daha köşesine yiter. Kapanıp kaldığı o içten içe çürüme hali, korkunun insanı nasıl kendi zihnine gönüllü bir gardiyan yaptığını çok net gösterir. İnsan korkmaya alıştıkça iradesini teslim etmeye başlar. Mevcut otoritenin, ezberlerin, tabuların hatta ezilmiş ruhların bile gölgesine sığınır.
Umudun Karanlığı
“Umut etmeyi bıraktığında, korkmayı da bırakırsın.”
Eğer korku karanlığa fırlatılmış kapalı bir kutuysa, umut da o kutunun görünen kısmına çizilmiş sahte bir gökyüzü resmidir. Tarih boyunca umut, insanın zihninde yarattığı mutluluk, bitmek bilmeyen karanlık tünelin ucundaki ışık hatta insanlığı ayakta tutan kutsal bir güç olarak gösterildi. Aksine kendi fikrimce umut, sanıldığı kadar masum ve kurtarıcı olmamıştır. İnsanı zihninde ki gardiyana aşık eden en acımasız illüzyonlardandır. Korku insanı bir o kadar korktuğu şeylerden uzaklaştırıyorsa, umut onu tatlı bir heyecanla yerinde tutar. Hiçbir eyleme geçmeden hayaller aleminde umutların içinde yüzen insan, şimdinin gerçeğini yaşamayı ve onu değiştirmeyi arzu etmeyi bırakır. Zihninde, gözleri hep uzak gelecekteki bir kapıya bakan bu insan, içeriye bir kurtarıcının hatta bir mucizenin gireceğine kendini inandırır. Cesaret edemediği ve sonucundan korktuğu her olgu için, benliğinde yeni bir dünya kurar. Temeli umut olan bu dünyada, yaşamaktan korktuğu her şeyi barındırır. Hissedemediği ne kadar güzel duygu varsa, gerçek hayatta kaçtığı ne varsa hepsini burada tutar.
Korkusunu ve umudunu harmanlayan insan, ikisini de en gerçekçi şekilde yaşar. Zamanla umut, acıyı katlanabilir bir hale getirir. Gerçek hayatta hiç harekete geçmeyip, sonunu hiçbir zaman bilemeyeceği olguların burada peşine düşer. İşin en sonunda ise acısı iyice dinen insan umuda ihtiyaç duymadığını fark eder. Hiç yaşanmamış durumların korkusundan titrerken, dünyası umudun karanlığına doğru yol alır.
Sonuç
Peki korku ile umudun tam arasında sıkışıp kalmış insan için bu zamansız tutsaklıktan bir kaçış yolu var mıdır? Antik Stoacılar, bu durumdan kurtulmanın yolunu gelecekten beklentileri sıfırlamakta ve ruhsal bir dinginliğe ulaşmakta görüyordu. Ancak insanlık geliştikçe dertler ve haliyle korkularımızın çeşitliliği de arttı. İçten içe duygusal yoğunluğu fazla olan etten ve kemikten var olmuş insan için geleceğe tamamen gözleri kapatmak ve bu iki olgudan tamamen arınmak imkansıza yakındır. Belki de mutlak ve dingin bir zihin özgürlüğü ancak bir ütopyadan ibarettir. En basit görünen çözüm ise bu iki duyguyu en aza indirmek, tamamıyla kendi durumumuzun farkına varmaktan geçmektedir. Zihnimizde ki gardiyanı tanımak özgürleşmenin ilk adımıdır. Zihnimizin karanlık köşelerinde her daim bizi bekleyen bu iki saf duygu ile yüzleştiğimizde, içten içe bizi yöneten görünmez ipleri fark ederiz. Uzayıp giden bu çözümler safhasını merak eden okurlar için, Spinoza ve Stoacılık yön bulmayı sağlayacak en güçlü kılavuzlardan birkaçıdır.