Black Mirror her bölümünde, insanlık dediğimiz sonsuz paradoksun üzerine bir parça dijital kül serpiyor. Her hikâye, kendi ütopyasını tüketmiş bir çağın yan ürünü gibi. Gilles Deleuze’ün “denetim toplumu” kavramını ödünç alırsak, Black Mirror evreni artık bireyin davranışlarının panoptik gözetimle değil, içselleştirilmiş dijital değerlendirmelerle şekillendiği bir çağı temsil ediyor.
Yedinci sezona geçmeden önce, özellikle “Nosedive” bölümünde sosyal medyanın içselleştirilmiş iktidarı, bireyin kendi kendisini sansürlemesiyle nasıl bir mikro-faşizme dönüştüğünü görmüştük.İnsan artık sadece etten kemikten oluşan bir varlık değil aynı zamanda veriyle örülmüş bir personadır. “White Christmas” bölümünde bilinç kopyalanabilir, pazarlanabilir ve cezalandırılabilir bir şeye dönüşmüştü. Bu yalnızca insan olmanın değil, bilinçli varlık olmanın da piyasaya açılmasıydı.
Black Mirror yedinci sezonuyla birlikte “geçmişe dönüş” hissiyatını yoğun bir şekilde yaşadığımız bir sezon oldu. Bu bölümlerin her birini izlerken bir şey giderek daha da netleşti: gelecek, bir zaman değil; bir travma biçimi.
“Common People”Hayatın Aboneliğe Dönüştüğü Dünya
Rivermind adlı sistemin gölgesinde geçen bu bölümde, bir öğretmenin yaşamı veri olarak pazarlanıyor. Bu, yalnızca sağlık hizmetlerinin dijitalleşmesi değil aynı zamanda yaşamın kendisinin bir hizmet modeline dönüştüğü distopik bir ekonomi. Birey artık bir insan değil, bir güncelleme döngüsüdür. Sağlığımız, uykumuz, kararlarımız hepsi birer pazarlama aracı.
“Eulogy”Anılarımızın Sahibi Kim?
Carol’ın ölümünden sonra yapılan anma konuşmasında, eski sevgilisi Phillip’in zihni parçalanıyor. Bu bölümde, ölüm sonrası bile anıların üzerinde hak iddia etme meselesi işleniyor. Tekrar simüle edilen anıların farklı perspektiften yeniden şekillenmesi, bireysel kırılmalarımızı resmederken, asla geri gelmeyecek olan zamanı da yoğun şekilde suçluluğa dönüştürüyor.
“USS Callister: Into Infinity” Dijital Kimlikte Hapsedilmek
Daha önceki sezonlardan tanıdığımız Callister ekibi geri dönerken, bu bölümde özgürlük, etik ve dijital öznellik yeniden masaya yatırılıyor. İnsan bilincinin dijital bir kopyası varsa, o kopyaya işkence etmek suç mudur? Ya da o kopya da bilinçliyse, bir birey midir? Bu, yalnızca kurmaca değil yakın geleceğin olası distopyası.Black Mirror’ın yedinci sezonu, teknolojiyi bir araç olmaktan çıkarıp, bir ruh haline geri döndürdü.
Diziden gerçek hayatımıza döndüğümüzde ise, fark ediyoruz ki: gerçekliğimizin üretildiği atölye artık bizim ellerimizde değil. Her gün biraz daha “üretiliyoruz” ekranlarla, uygulamalarla, ilişkilerle, veriyle ve geçmişle. Ve tüm bu yapay seslerin arasında, belki de elimizde kalan tek özgürlük, sessiz kalabilme hakkı. Ama görünen o ki, ona bile bir “abonelik” gerekebilir.