The Turin Horse
Geçtiğimiz günlerde usta Macar yönetmen Bela Tarr’ı kaybettik. Bana göre onu Tarr
yapan, kendine özel üslubu ve sinematografisinin en iyi örneklerinden iki film olan
“Şeytanın Tangosu” ve “Torino Atı” olmuştur. Bela Tarr, sinematik dili ve zamanla
kurduğu ağır ama samimi ilişkiyle anlatısını bir araç olmaktan çıkarıp varoluşun
ritmine dönüştüren ender yönetmenlerden biriydi. Bu yüzden burada onu anarken
yalnızca bir auteur’u değil iradenin artık yön veremediği bir çağın sinemasal tanığını
da selamlıyoruz.

Tarr sinemasının en ayırt edici özelliği karanlık olduğu halde bağırmıyor oluşudur.
Dikkatini drama değil, anlamın sessizce çözülüşüne yöneltir. Bu nedenle filmlerinde
çarpıcı kırılmaları değil de zamanın ağır adımlarını yansıtmak ister. Bu zaman
seyirciye bir çöküşü anlatmaz, çöküşü adeta yaşatır.
Tarr sineması gösterişten uzak hatta neredeyse ısrarla yalındır. Yönetmen büyük
anlatılar yerine yaşamanın ve yaşamı sürdürmenin ağırlığını anlatmayı tercih eder.
Karanlık ta olsa orada bir dünya vardır, irade hâlâ vardır ama insanlar yönsüzdür.
Hayır kötücül değil yalnızca yönsüzdür. Bu yönsüzlük izleyiciye bir hedef sunmaz ve
onu da sürükler.
Tam bu noktada Tarr sineması bana göre Nietzsche’nin irade düşüncesiyle örtük bir
diyalog da kurar. Nietzsche için irade yaşamın kendini aşma kapasitesidir. Nietzsche
iradeyi gücün kaynağı olarak düşünürken, Tarr bu savununun artık işlemediği bir
dünyayı gösterir. Yani mesele iradenin yokluğu değil iradenin artık işe yaramazlığıdır.
Sessizlik, tekrar, durağanlık… Yalnızca biçimsel tercihler değil düşünsel sonuçlardır.
Bu yaklaşımın en berrak örneklerinden biri “Torino Atı”dır. Film, artık devam
edemeyen bir yaşamla karşılar bizi. Günlük eylemler dahi (patates soymak, su
taşımak, giyinmek gibi) özlerinden kopmuş, amaç değil yalnızca tekrarın kendisi
haline gelmişlerdir. İşte tam bu noktada yaşam artık bir anlam üretmez sadece
sürdürülür. Filmin açılışındaki Nietzsche anlatısı da bu nedenle dramatize edilmez. Nietzsche’
nin 1889’da Torino’da bir atın kırbaçlanmasına tanık olup sinir krizi geçirdiği rivayeti filmin açılış sahnesidir. Fakat Nietzsche ön planda değildir. Konu onun kendisi de değildir zaten. Bu sahne iradenin ani kaybı olarak değil iradeyi savunan bir filozofun
dahi sınırlarının çıplak biçimde geçirgen hâle gelişini yansıtması olarak işlev görür.
Tarr, filozofun iç dünyasıyla değil o andan sonra kalan dünya ile ilgilenir.

“Şeytanın Tangosu” ise bu çöküşün bir önceki eşiğini gösterir. Burada hâlâ yürüyen
hâlâ arayan insanlar vardır. Umut bütünüyle kaybolmamıştır ama sahiciliğini
yitirmiştir. İrimiás’ın dönüşü dahi bir kurtuluş değil umudun simülasyonudur. Hareket
var, konuşma var ama bütün bu hareketler başladığı noktaya geri döner. Filmin
adından da anlaşılacağı gibi; iki adım ileri, iki adım geri. İnsanlar yönlerini
kaybetmişlerdir. Dolayısıyla bu bir ilerleme değil yerinde saymanın koreografisidir.
Tarr uzun planlar ve bitmeyen yürüyüşlerle bu askıda kalmışlığı görünür kılar. Zaman
uzar çünkü çöküş ani değil yavaş ve inatçıdır. Filmi yedi buçuk saat yapan şey de
belki bu yavaş ve zaman alan çöküşün metaforik resmidir.

Modern dünya insanına baktığımızda ise modern insanın çöküşü bir felaketle
başlamadı. Büyük bir yıkım yaşanmadı. Hayat devam etti, insanlar çalıştı, günler aktı.
Anlam ise yavaş ve sessizce geri çekildi. Bela Tarr sineması işte tam da bu geri
çekilişi kaydeden nadir sinemasal evrenlerden biridir diyebiliriz. Tarr, sinemasıyla
modern insanın iradesini değil iradesinin artık hiçbir şeyi değiştirmeyeceğini ilan eder.
Birbirinin devamı niteliğinde olmasalar da Şeytanın Tangosu ve Torino Atı bu evrenin
iki ayrı eşiğidir. İlki umudun hâlâ dolaşımda olduğu ama boşaldığı bir dünyayı ikincisi
ise umudun unutulduğu bir sonrasını anlatır. Artık ne kurtarıcı beklenir ne de yollar
yürünür. Geriye yalnızca sürdürme refleksi kalmıştır.
Rüzgârın Torino Atı’nda hiç dinmemesiyle Şeytanın Tangosu’ndaki bitmek bilmeyen
yağmur arasında da yönetmenin anlatısının devamı niteliğinde güçlü bir akrabalık
vardır. Doğa düşman değilse de artık çevresine kayıtsızdır. Modern insanın en büyük
travması belki de budur. Sessizlik…Artık ne insan, ne doğa, ne Tanrı cevap verir.
Ve Tarr, modern insanın hikâyesini adeta şöyle tamamlar; önce yürüdü. Sonra yoruldu.
En sonunda durdu.