Hamnet, Yönetmen: Chloé Zhao
Uzun zamandır bir filmle bu ölçüde sarsıldığımı hatırlamıyorum. “Hamnet” annelik ve yasın kesişiminde konumlanan ve kaybın zamansallığını merkeze alan bir anlatı. Bir psikolog olarak seans odasında sıklıkla karşılaştığım yas deneyimlerinin duygusal izlerini bu filmde yeniden görmek benim için izleme deneyimini kişisel bir yüzleşmeye de dönüştürdü. Film bittiğinde geriye kalan şey ise bir hikâye değil sindirilmesi gereken bir duyguydu. Bu yazı da o suskunluğun ardından kaleme alındı.
Kayıp ve yasın duygusu her dilde, her kültürde benzer olsa da her beden ve ruhta aynı zemine düşmez, acısı biriciktir. Anlatıda da aynı kayıp, üç ayrı bedende üç ayrı yere düşmüş; Bir annenin içine saplanan kayıp endişesiyle kendini gerçekleştiren kehaneti, bir çocuğun sevgisi uğruna kendini feda edişi ve bir babanın konuşamadığı acısını sanatın içinde yedirerek ancak çözülebilişi…
Maggie O’Farrell’in romanından sinemaya uyarlanan Hamnet filminde yönetmen Chloé Zhao, hikâyeyi tarihsel bir biyografi olarak kurmak yerine bir evin içine çöken yasın izini sürmüş ve izleyiciye bir deneyimi anlatmayıp adeta yaşatmış.
Chloé bu yas hikâyesini izleyiciye sunarken tarihin gölgesinde kalmış bir figürü –Shakespeare’in eşi Agnes’i– merkeze alarak aslında daha evrensel bir hakikatin de izini sürmüş; “Bir anne en zor sınavı olabilecek evlat kaybını nasıl deneyimler ve bu acı geçer mi?” Sevginin hem yanıcı hem de yakıcı tarafı da tam burada başlar;
Kaybetme ihtimalini bilerek sevmek…
Ünlü tragedya yazarı William Shakespeare’ın oğlu Hamnet 1596’da on bir yaşında vefat etmiştir. Hamnet filmi ilk bakışta ünlü bir dehanın çocuğunun ölümü etrafında şekillenmiş bir hikâye gibi görünse de film ünlü bir yazarın biyografisi değil. Hatta filmin ikinci yarısına kadar Shakespeare adını neredeyse duymayız.
Film ilerledikçe izleyiciye sunulanın yalnızca bir kayıp hikâyesi değil, anneliğin endişeyle yoğrulmuş doğasına, sevmenin kaçınılmaz kırılganlığına ve yasın zamansızlığına dair çok katmanlı bir anlatı olduğunu anlıyoruz.

Agnes’in Ötekiliği ve Sezgisel Yalnızlığı
Agnes bir “Öteki.”
Doğayla konuşan, sezgileriyle yaşayan ve toplumsal sınırların kıyısında duran bir kadın. Doğa Agnes için en güvenli alan. Hikâyeye de onu doğanın ana rahmi gibi kapsayıcı kucağında cenin pozisyonunda bularak başlıyoruz. Kalabalıklar içinde yalnızlık hissiyle yaşayan biri için bu bilinçli ve güvenli bir tercih olsa gerek. Bu yüzden bu ilk sahne yalnızca sinematografik bir seçim değil karakterin varoluş biçiminin de habercisidir.
William. Agnes gibi içinde bulunduğu toplumun ve ailesinin beklentilerine yabancı bir adamdır. Agnes’le hikâyeleri de iki ötekinin karşılaşmasıyla başlar. Aralarındaki bağ akılla değil sezgiyle kurulur. Hızlı, güçlü ve neredeyse yazgısal. Film ilk etapta bu iki yalnız ruhun birleşmesiyle doğan hayatı gösterir bize. Hayatla birlikte çocukları da doğar. Sonrası artık annelikle iyice görünür olan yazgının sahnelenişidir.
Annelik: Sevginin Gölgesi Olarak Kayıp Endişesi
Anne ile bebek arasında sağ beyinden sağ beyine doğumdan sonra da akan sezgisel ve duygusal bir bağ vardır. Anne için çocuk yalnızca sevilen biri değil bu anlamda uzantısı, kalbinin dışarıda atan bir parçasıdır. Çoğu anne çocuğunu doğurduğu gün kaybetme korkusunu da doğurur. Bazıları için bu korku zamanla azalır. Bazıları için ise hiç geçmez.
Kaygı henüz gerçekleşmemiş olanın gölgesinde yaşamak demektir. Kayıp endişesi ise gerçekleşmemiş yasın prova hâlidir. Ama hiçbir prova insanı gerçek kayba hazırlamaz. Bu yüzden çocuk kaybı bir anne için yalnızca bir ilişki kaybı değil kimliğin de yarılmasıdır.
Agnes’in kayıp endişesi ise aslında anneliğiyle başlamaz ama anneliğiyle görünür olur. Annesinin kardeşinin doğumu sırasında ölümü, onun zihninde doğumla ölümü aynı anıda birleştirmiştir. Eğer sevgi ile kaybetme korkusu arasında iç içe geçmiş bir anı ağı mevcutsa o bağlantı hiçbir zaman kendiliğinden tamamen kaybolmaz. Gerçek bir tehdit olmaksızın dahi sürekli tetiklenir.
Bu yüzden Agnes’in anneliği de sıradan bir annelik değildir. O sadece çocuklarını büyüten değil onları kaybetme ihtimalini sürekli zihninde ve kalbinde taşıyan bir annedir. Agnes’in kayıp karşısındaki çaresizliği ise modern okurun çok iyi bildiği evrensel bir duygudur. Çağlar değişse, tıp ilerlese, kontrol yanılsaması sürse de o ilkel korku değişmez. Annelikte çocuk hayattayken endişe ağır basar, yokluğunda ise endişe yerini artık boşluğa bırakır…
Hamnet’i bu kadar etkileyici kılan şey de tarihsel bir olaydan yola çıkarak evrensel bir anne-çocuk bağını görünür kılmasıdır. Hikaye anneliği romantize etmeden onu endişe, yetersizlik, korku ve büyük bir sevgiyle birlikte resmeder. Kayıp burada dramatik bir araç olmaktan çıkıp insan olmanın kaçınılmaz bir parçası olma haline dönüşür. Ama bir annenin gözünden bakıldığında bu kaçınılmazlık dayanılamaz bir ağırlık taşır.
Zamanın Tırpanı: Annelik ve Yas
“Zaman bir hızdır ve yıldızdır akan,
Esneyen geceler ve günler üstünden
Bir uyku bölmezse anılarımı
Korkarım çıldırtır bu hayal beni”
-Akif İnan-
Filmin en çarpıcı katmanlarından biri de yasın zamansızlığına dair söyledikleridir. Ölüm anlık, yas ise zamansızdır Yasın en zor yanı geri döndürülemezlik ilkesidir. İnsan zihni kayıptan sonra telafi arar: “Keşke, eğer, belki…” Oysaki ölüm tüm ihtimalleri kapatır. Yası en görünür kılan şey ise içerideki acıya rağmen dışarıdaki hayat devam ediyor ve dünya halen dönüyordur. Bu yüzden yas sahibi için zaman ikiye bölünmüştür. Öncesi- sonrası ve ikisi arasındaki kocaman yarık…Bu yalnızca zamanda değil kimlikte de bir bölünmeye sebep olmaktadır.
Annelik çocuğun varlığıyla tanımlanan bir kimlik olsa da bir annenin çocuğu öldüğünde dahi anneliğinin bitmeyişiyle trajedi daha da derinleşir. Çünkü anne artık hayatta olmayan bir çocuğun annesi olarak yaşamaya devam eder. Bu algı zamanın doğrusal akışını da bozar. Toplum yasın belli bir süresi olduğuna inansa da bu nedenle anne için yasın belli bir kronolojisi yoktur.
Annelik kaybı, varoluşa dair de bir sarsıntıdır. Çünkü anne için çocuk yalnızca “sevilen” değil aynı zamanda gelecektir. Bu nedenle çocuk kaybı bir anne için yalnızca bugünü değil tasarlanan yarını da öldürür. Agnes’in yasını ağırlaştıran şey de yalnızca Hamnet’in yokluğu değil onun büyüyeceği, değişeceği, bir yetişkine dönüşeceği günlerin de yok olmasıdır. Bu yüzden anne yas tutarken aslında iki kez kaybeder: Hem çocuğunu hem de onun gelecekteki halini.
Agnes’in doğayla kurduğu bağ da bu noktada anlam kazanır. Doğa hem yaşamın döngüsünü hem de kaybın kaçınılmazlığını temsil eder. Çiçekler açar, solar, mevsimler değişir. Doğa için ölüm bir son değil dönüşümdür. Fakat insan için özellikle de anne için ölüm kesintidir. Doğanın döngüselliği ile insanın duygusal yükleri arasındaki bu gerilim hikâyenin en güçlü damarlarından birini de oluşturur. Anne akılla bildiği şeyi kalbiyle kabul edemez.
Agnes aslında zamanın hükmünü inkâr etmez, bilir. Hatta belki fazlaca bilir. Fakat bilmek çoğu zaman insanı özgürleştirmez hatta bazen tutsak eder, bazen de tedirgin bir uyanıklığa mahkûm eder. Evet bazı anneler hissederler. Agnes ise daha anne olmadan sahip olduğu güçlü sezgileriyle “ölüm anımda yanımda iki çocuğum olacak” hissiyle “farkındalık cehennemdir” sözünün adeta vücut bulmuş halidir. Agnes’in kayıp karşısında yaşadığı şey de bu kapanışla yüzleşme zorluğu ve zorunluluğudur. Kybıyla birlikte onun için artık zaman kırılır, günler uzar, saatler donar, mekân anlamını yitirir.
Kaderle İnatlaşmak
“Gün gelecek zaman seni de harcayacak,
Taze güzellik elbet terk edecek seni.
Hengâmın tırpanına karşı duramaz kimse…”
William Shakespeare, Sonnet 12
Shakespeare’in sonelerinde zamanın tırpanı kavramı sıkça karşımıza çıkar. Tırpan biçici ve yok edicidir. Zamanın tırpanı da gençliği biçer, güzelliği yok eder, hayatı sonlandırır. Agnes’in trajedisi de yalnızca kaybetme korkusu değil, kadere karşı – ya da adına her ne dersek diyelim- direnme arzusudur. İnsan kayıp karşısında sadece yas tutmaz, aynı zamanda kontrol edemediği bir gerçeği kabul etmek zorunda kalır. Sonluluk…Bu kabul kolay değildir. Zihin önce pazarlık eder sonra inkar.Bir anne için ise zamanı durdurup yazılmış olanı silme arzusu kibirden değil ancak çaresizlikten doğabilir. Dolayısıyla bu bir meydan okuma değil kontrol duygusunu kaybetmeme çabasıdır. Öyle ya eğer bir şey için yeterince ısrar edersen belki de dünya hâlâ mücadele edilebilir bir yer olarak kalacaktır.
Hamnet ve ikizi Jude’un doğum sahnesi bu çabanın ilk kırıldığı andır. Hamnet sağlıklı doğar kız kardeşi Jude ise ölü. Agnes o anda kaybı kabul etmez ve Jude için yaratıcıyla pazarlığa girişir: “Hayır ölemezsin. Seni vermeyeceğim, yaşatacağım.” İsteği kabul olmuş ve saniyeler içinde Jude nefes almaya başlamıştır. Filmde doğum anında geçen o sahne metaforik bir anlatım değil, karakterin zihinsel gerçekliğini görünür kılan somut bir dramatik tercihtir.
Veba: Somutlaşan Kayıp
Vebayı yalnızca tarihsel bir salgın değil, -metaforik olarak- hep yakınımızda dolaşan adını koyamadığımız kayıp ihtimalinin somutlaşmış hâli olarak düşünebiliriz. Doğarken yaşama tutunan Jude yıllar sonra veba salgınına yakalandığında da Agnes’in kayıp endişesi de artık soyut değil iyice görünür olmuştur.
Hastalık Jude’u bulduğunda Agnes yeniden pazarlık hâlindedir. Ölüm karşısında kontrolü yitirmemek için zihnin kurduğu o eski direnç tekrar devreye girer. Ancak hayat acı da olsa kendi dengesini kurar. Bu kez sağlıklı olan Hamnet, kardeşini yaşatmak için yaratıcıyla pazarlığa girişir. Hem de kendi canından vazgeçmeyi dileyecek kadar kardeşini yaşatmayı arzular. Jude iyileşir. Veba yön değiştirmiş ve beklenen kayıp beklenmeyen çocuğu bulmuştur. Hamnet ölür. Oğlunun ölümüyle birlikte Agnes yalnızca çocuğunu kaybetmez. Hem yıllarca sezgisel olarak taşıdığı kayıp artık ertelenemez bir gerçeğe dönüşmüş hem de kontrol edilebilir bir dünya inancı yıkılmıştır.
Anlamlandırma Arzusu: Sanat ve Yas
Hamnet’in ölümüyle birlikte hikâye bir başka katmana daha açılır: “Sanat ve Yas İlişkisi.” Sanatın kendisi ölümsüzlük vaat etse de sanatın sunduğu bu süreklilik bir ebeveynin kaybını telafi edemez ancak dönüştürebilir. Tarihi veriler bize William Shakespeare’in ünlü Hamlet tragedyasının oğlu Hamnet’in ölümüyle direkt ilişkili olduğuna dair bir kaynak sunmaz. Fakat Hamnet’in ölüm yılıyla oyunun yazıldığı tarihin yakınlığı ve isim benzerliğinden dolayı, kaybın izdüşümü olabileceğini düşündürür. Chloé da bu hikâyeyi ete kemiğe büründürürken hayal gücünün izinde yürüyerek sanatın sonsuz ifade yetisinden faydalanmış gibi görünüyor.
Hamlet anlatısı, bir oğulun babasının ölümüyle yüzleşmesini ve içsel çelişkilerini anlatır. Oysaki Hamnet filminde bir baba ve bir anne oğlunun ölümüyle yüzleşmektedir. Bu paralellik tesadüf olmasa gerek. Yaşanan acılar biricik, acının dili ise evrenseldir. Öyleyse yas günlük hayat dinamiğinde biçim değişikliği ile varlığını sürdürüp söze, oyuna, edebiyata, dile sızabilir. Böylece kaybedilen adeta başka bir metinde yaşamaya devam eder. Bu ifade gücü acının ortak bir dilde asırlar boyu paylaşılmasına ve sağaltılmasına da olanak tanır.
Kayıp karşısındaki temel ihtiyacımız da sanılanın aksine neden sonuç ilişkisini anlamak değil aslında olan biteni anlamlandırma arzumuzdur. “Neden oldu” sorusunun bir karşılığı ve tatmin edici bir cevabı yoktur. “Ne oldu ve ben şimdi ne yaşıyorum?” arayışı ise olan bitene bir anlam atfetme çabasıdır. Acıyı dönüştürecek olan yer de burasıdır. Sanat tam da bu noktada hem anlam arayışına hem de kayıp ve yasın ifade biçimine olanak tanır.
Sonuç olarak film göğsümüzün tam orta yerine saplanan o sızıya rağmen bizi de mutlak bir karanlıkta bırakarak son bulmaz. Hamlet oyununun sahnelendiği sonla, yasın zaman içinde yok olmasa da inkarla, öfkeyle, pazarlıkla, sözle, sessizlikle, yakarışla ya da sanat ve edebiyatla katman katman dönüştüğüne şahitlik ederiz. Kayıp ve yas artık sevginin başka bir biçimde sürmesine evrilmiştir. Keskinliğini yitirmiş bir acıya;
Her şeyin gelip geçtiği,
Her şeyin gün gelip canlılığını yitirdiği,
Fakat hiçbir şeyin kaybolmadığı…
Film bittiğinde ise adeta şu soruyla başbaşa kalırız;
Eğer sevgi bizi bu kadar kırılgan kılıyorsa yine de sevmeye devam edecek miyiz? Annelik belki de sonluluğu bilerek dünyaya bir hayat getirmekle verilmiş en radikal evettir.