Die My Love, (Geber Aşkım) uzun zamandır incelemesini beklettiğim filmlerden biriydi. Ariana Harwicz’in, Geber Aşkım isimli kitabından uyarlandı bu film. Morvern Color, You Were Never Really Hera, filmlerinden tanıdığımız Lynne Ramsay yer alıyor yönetmen koltuğunda.
Hemen girişte söyleyeyim filmi izlerken, insanın zihninde tek bir duygu kalmıyor. Daha ilk sahnesinden itibaren izleyici bir hikaye yerine bir zihnin içerisine, oradaki tüm karmaşaya bütün çarpıklığı ile davet eden bir film, Die My Love.
Romanın temel sorularından biri şuydu: Modern annelik deneyimi, bireysel öznenin sürekliliğini nasıl bozar? Film bu soruyu dramatik olaylarla değil, algısal ve davranışsal çözülmeler üzerinden ele alıyor. Marriage Story gibi, oyunculukların öne çıktığı performans filmlerinden biri diyebiliriz. Çünkü özellikle kadın karakter için oynaması o kadar keyifli bir karakter var ki, karakterin sınırları, malzemeleri inanılmaz güçlü, bu da hâliyle filmin izlerkenki keyifli kısımlarından biri oluyor. Oyunculuğu görebilmek… Ama ondan da öte film endüstrisinde böylesine “özgün” kadın karakterleri yaratıp bunu sunabilmek ekstra umut verici… Yazının devamı spoiler içermektedir.
Die My Love Ne anlatıyor?
Film, bir kadın ve bir erkeğin ilişkileri üzerine aslında oldukça basit bir fikir üzerinden açılıyor ama onu diğerlerinden ayıran kısım, getirdiği yeni perspektif. Postpartum döneminden geçen bir kadını, tüm çıplaklığı ile hem gerçek anlamında hem metaforik olarak net bir şekilde göstermesi. Film zamansal atlamalarla ilerleyen bir anlatı tarzı kullanıyor. İlk olarak doğumdan sonrası ile başlıyor ama daha sonra hamilelik sürecine de bizi geri götürüyor. Burada yapılmak istenen şey, daha çok Grace’in zihnindeki bulanıklığı, rutinleşen günleri içinde seyircinin de o bulanıklığa, o kafa karışıklığına bakabilmesi için olduğunu düşünüyorum. Birazdan bahsedeceğim ondan ama bu kadar parçalı anlatı tarzını sevdin mi derseniz, bence hikayenin derinleşmesini engelleyen bir şeye sebebiyet vermiş, ki normalde çok severim…

Film, yüzeyde bakıldığında yeni annelik, evlilik ve kırsal hayat üzerine kurulmuş gibi görünebilir. Ancak Die, My Love hiçbir zaman bu başlıklarla ilgilenmiyor. Asıl mesele, kadın öznenin kendi iç sesiyle kurduğu çatışma. Jennifer Lawrence’ın canlandırdığı karakter, klasik anlamda “problemli” ya da “dengesiz” bir figür değil. Bu karakter, modern dünyanın sessizce dayattığı rollerle uyumsuz bir beden ve zihin. Film boyunca tanık olduğumuz şey, bir delirme hikâyesinden çok, bastırılmış arzuların ve dile gelmeyen öfkenin yavaş yavaş yüzeye çıkışı.
Ramsay’nin kamerası bu karaktere dışarıdan bakmıyor. Onu yargılamıyor, açıklamıyor, psikolojik etiketler yapıştırmıyor aslında. Kamera çoğu zaman çok yakın, rahatsız edici derecede yakın… Bu yakınlık, izleyiciyi empatiye zorlamak yerine daha çok tanıklığa itiyor. İzlerken karakteri anlamaya değil, onunla aynı sıkışmışlık hissini paylaşmaya başlıyorsunuz. Filmdeki mekânlar, geniş kırsal alanlar oldukça kaotik bir atmosfer içinde sunulmuş. Doğa normal şartlar altında özgürleştirici, huzur veren alan olarak konumlanır ama burada boğucu bir işlev görüyor.
Kırsal Bölgeye Taşınan Grace ve Jackson
Die My Love, kırsal bir bölgeye taşınan genç bir çiftinin hikâyesiyle başlıyor. Grace ve Jackson birlikte şehirden uzak, izole bir eve taşınırlar. Çiftin yeni doğmuş bir bebeği vardır. Film, bu noktadan sonra Grace’in gündelik hayatına odaklanıyor.
Grace günlerini evin içinde geçirir. Bebek bakımı, ev işleri, yalnızlık, filmin ilk bölümünü oluşturuyor. Jackson ise günün büyük bir bölümünde çalışıyor. Jackson karakteri biraz yüzeysel işlenmiş daha çok Grace’e odaklanıldığı için. Grace çoğu sahnede tek başına… Film boyunca belirgin bir olay örgüsü ilerlemiyor, günler birbirine benzer şekilde akıyor. Ancak Grace’in davranışlarında giderek artan bir huzursuzluk görüyoruz. Uykusuzluk yaşar, ani öfke patlamaları olur, çevresine karşı tahammülü azalır. Grace zaman zaman gerçeklikle bağını yitiriyor gibi görünüyor. Düşünceleri dağınık, tepkileri tutarsızlaşıyor. Bebeğiyle ilişkisinde bazı anlarda yoğun bir bağ kurarken, bazı anlarda ondan tamamen kopar. Kararsız ve mesafelidir. Film, bu durumları açıklamaya çalışmıyor tamamen öznenin kendisine tanıklığımız üzerinden ilerliyor.

Toplumun dayattığı kalıpların dışında ve gerçeği saklamayan bir anlatı dili vardı kitabın, filmde de bu yapı kullanılmış. Biz, henüz evli olmayan ama çocuk bekleyen bir çiftin yolculuğuna tanık oluyoruz. Jennifer Lawrence’ın performansı, kariyerinin en kontrollü ama aynı zamanda en savunmasız işlerinden biri. Grace karakteri bence, sinema tarihinin marjinal, iddialı ve güçlü bir dizaynı ile karşımıza çıkıyor, bunda romanın ana hatlarının çok iyi çizilmesi oldukça önemli bir etken diye düşünüyorum.
Karakterin zaman zaman absürt, hatta tuhaf görünen davranışları, bir “çöküş” olarak değil, uzun süredir bastırılan bir iç gerilimin doğal sonucu olarak veriliyor. Bunu çok başarılı buldum. Film, seyirciye bu davranışları anlamlandırma kolaylığı sunmuyor, tam tersine rahatsız edici sorular bırakıyor.
Grace en basit hâliyle, hayatının bebeği olmadan önceki hali ve bebeği olduktan sonraki hali arasında sıkışmış bir karakter. Postpartum döneminin sancılı doğasına bir de Jackson’ın, bebek olduktan sonra ruhunu kaybetmiş bir koca modeli eklemlenmiş durumda. Bunun etkisi yadsınamaz derecede ciddi diye düşünüyorum. Burada annelik kavramını kutsallaştıran ve onu evliliğinde farklı konumlandırmaya başlayan bir zihin olarak da bakabiliriz elbette Jackson’a.
Annelik Miti
Die, My Love’un en çarpıcı yönlerinden biri, annelik mitine yaklaşımı. Film, anneliği kutsal ya da yüce bir deneyim olarak resmetmekle ilgilenmiyor. Açılışta Grace’in otların arasından emekleyerek gelişi, filmin daha ilk saniyesinde “dil” yerine “beden”i koyuyor. Yürümüyor, doğrulmuyor, kendini insanın toplumsal formuna, yani dik durmaya yerleştirmiyor. Emeklemek, burada basit bir tuhaflık değil, bir statü kaybı gibi çalışıyor, yetişkin kimliğinin yavaşça çözülüşü, ama aynı zamanda bir tür geriye dönüş, insanın en ilkel, en savunmasız, en dürtüsel hâline geri dönüşü, aynı bir bebek gibi…
Otların içinden gelmesi de önemli, çünkü ot, düzenlenmemiş olanın, “ev”in dışında kalan ham doğanın, kontrol edilemeyen büyümenin işareti. Film daha sonra ev içiyle, evin ritmiyle, anneliğin gündelik tekrarıyla uğraşırken, açılış bize şunu gösteriyor, Grace’in hikâyesi evin düzeniyle başlayamayacak kadar “dışarıda”. O, baştan beri evin içine sığmayan bir taşkınlık taşıyor.
Bıçağın elinde olması, sahnenin en kolay okunacak kısmı gibi görünebilir, tehdit, şiddet, kendine ya da başkasına zarar verme ihtimali. Ama asıl vurucu olan, bıçağı bebeğin yanına bırakıp içeri geçmesi. Bu hareket, hem korkutucu hem de garip bir şekilde “sakin”. Elbette burada alışılmış normalin, toplumsal kabullerin dışına çıkma hali söz konusu.

Bebeğin yanına bırakmak ise iki yönlü okunabilir. Birincisi, anneliğin kutsal, steril alanına “kesici” bir nesnenin sokulması, yani annelikle şiddetin yan yana gelmesi, bastırılan öfkenin, bastırılan kaçma arzusunun bebeğin masumiyetine temas etmesi. İkincisi daha sinsi, Grace bebeğe zarar vermek isteyen biri gibi değil, kendi zihnindeki tehlikeyi bir süreliğine “orada”, bebeğin yanında bırakıyor gibi. Yani bıçak, bebeğe yönelen bir tehditten çok, Grace’in içindeki kontrolsüzlüğün dışsallaştırılmış hâli oluyor. Onu elinden çıkarıyor, çünkü içeri girebilmesi için bir parça “normallik” performansı gerekiyor. Bıçak dışarıda kalıyor, Grace içeri, ama aradaki sınır aslında yok.
Ve sonra film boyunca tekrar eden emekleme. Bu tekrar, bir motif olarak “regresyon”u, yani geriye gidişi taşıyor. Grace’in yetişkin diline, yetişkin sabrına, yetişkin uyumuna erişemediği her an, bedeni onu çocukluğa, hatta daha da öncesine geri itiyor. Emeklemek, konuşamamak gibi. Filmde zaten “söylenemeyen” çok şey var, söze dökülemeyen sıkıntı, açıklanamaz bıkkınlık, gerekçesi netleşmeyen öfke. Emeklemek, bu söze dökülemeyenin bedendeki karşılığı oluyor. Grace’in içinde bir yer, sürekli olarak “Ben buraya ait değilim” derken, beden bunu “Ben ayağa kalkamıyorum” diye ifade ediyor.
Bir de emeklemenin avcı, hayvani bir tarafı var. İnsan emeklediğinde hem küçülür hem de daha sessizleşir. Zemine yakın olmak, duyuların keskinleşmesi demek. Grace’in emeklediği anlarda, sanki evin içinde bir yetişkin değil de, evin duvarlarına sinmiş bir huzursuzluk dolaşıyor. Bu yüzden emekleme, aynı zamanda tehdit. Film, Grace’i kurban olarak tek boyuta hapsetmiyor, onu hem kırılgan hem tehlikeli yapıyor. Emekleme bu iki duyguyu aynı anda taşıyor, acizlikle yırtıcılık arasındaki ince çizgi.
Emeklemek “eşitlik” de yaratıyor bir yandan, çünkü emekleyen biri, bebekle aynı yüksekliktedir. Grace’in bebeğe yaklaşımı, yalnızca annelik rolüyle değil, kimlik düzeyinde bir yakınlaşmayla kuruluyor olabilir. Bebeğin dünyası zamanla, Grace’in dünyasına sızıyor. Uyku yok, sınır yok, benlik yok. Bebek büyürken anne küçülür gibi diyebiliriz. Grace’in emeklemesi, bu değiş tokuşun, yani benliğin yavaşça el değiştirmesinin görsel metaforu gibi çalışıyor.

Burada annelik, kimliğin tek başına yutulduğu, arzuların sessizce geri plana itildiği bir alan olarak duruyor. Bu, anneliğe karşı bir film değil, ama anneliğin tek boyutlu anlatılarına karşı sert bir itiraz. Ramsay, “iyi anne” fikrini bilinçli olarak parçalamıyor, onu zaten var olan pürüzleriyle gösteriyor.
Filmin ritmi bilinçli olarak düzensiz. Bazı sahneler uzuyor, bazıları aniden kesiliyor. Bu yapı, karakterin zihinsel durumuyla birebir örtüşüyor. Zaman algısı net değil. Günler birbirine karışıyor. Bu da seyircinin güvenli bir anlatı zemini bulmasını engelliyor tabii. Die, My Love izleyiciyi rahat ettirmek istemiyor özünde. Onu sürekli tetikte tutma güdüsü taşıyor.
Bu noktada bu film, kolay tüketilen bir “psikolojik drama” değil. Daha çok, modern kadınlık deneyiminin karanlık ve konuşulmayan bir köşesine tutulmuş bir ışık gibi. Ama bu ışık aydınlatıcı değil…
Jackson Karakteri
Robert Pattinson’ın canlandırdığı Jackson, eş karakteri de özellikle eksik bırakılmış bir figür. O, keskin bir şekilde kötü bir erkek olarak çizilmiyor. Açıkça baskı kuran bir karakter değil. Ama tam da bu “normal” hâliyle problemli. Film, burada çağdaş ilişkilerin en görünmez gerilimine işaret ediyor, iyi niyetin, sakinliğin ve makullüğün bile bir tür kayıtsızlığa dönüşebildiği o gri alana. Erkek karakter, kadının yaşadığı iç fırtınayı tam olarak anlamlandıracak bir fikre sahip değil. Ve bu durum aslında filmdeki iki kişi arasındaki en derin yalnızlık biçimlerinden birini yaratıyor.

Robert Pattinson’un ilginç bir kariyeri var özellikle Twilight ile yükselişe geçtiğini düşünürsek… The Lighthouse, Die My Love ve son olarak yer alacağı Odyssey ile sanatsal bağlamda çıtayı bir hayli yükseltmiş durumda. Bu film için ise performansı bana yeterli gelmedi yaratılan bir karakter vardı ama onun tam derinliğinin açığa çıktığını düşünmüyorum. Özellikle performans filmi olarak baktığımızda yükselişe geçilen, kavga ettikleri sahnedeki patlamaların içi tam doldurulamamış.
Kapanış
Filmin feminist okumaya açık olduğu çok net. Ancak Die, My Love sloganvari bir politik söylem kurmuyor. Kadınlık deneyimini teorik bir çerçeveye oturtmak yerine, onu ham, çelişkili ve rahatsız edici hâliyle sunuyor. Karakter hem sevgi dolu hem yıkıcı, hem arzulu hem bıkkın, hem bağlı hem kaçmak isteyen biri. Film, bu çelişkileri çözmeye çalışmıyor. Aksine, onları yan yana tutuyor ve izleyicinin bu gerilimle baş başa kalmasına izin veriyor. Bu açıdan bakıldığında, Die, My Love güçlü olduğu kadar da dürüst bir film. Ancak Imdb üzerinden puanı yeterli değil diye düşünüyorum.
Belki de filmin en çarpıcı yanı, delilik temasını romantize etmemesi. Burada çılgınlık estetik bir başkaldırı ya da özgürleşme anı olarak sunulmuyor. Daha çok, sistematik bir yalnızlığın, duyulmamanın ve bastırılmanın bedensel bir hâle dönüşmesi gibi ele alınıyor. Karakterin taşkın anları, ne kadar yüksek olsa da bir noktada çevresindeki aslında hiç kimsenin bunu net bir şekilde duyamadığını görüyoruz.

Lawrence, MotionPictures’da yayınlanan röportajda filmin sonu hakkında şunları söylüyor: Filmi çekerken hamileydim ve sanırım bu yüzden sonu başka türlü göremedim. Ateşi bir tür yeniden doğuş ve arınma olarak gördüm, ikisinin de birbirlerine geri döndüklerini düşündüm. Bebeğimi doğurduktan sonra ise şunu fark ettim: O, kendini öldürüyor. Ben de benzer bir okuma yaptım, finalde kendini ateşe bırakmak, anka kuşu gibi yeniden doğuşu temsil ediyor olabilir.
Film bittiğinde, karakterle ilgili kesin bir yargıya varmak neredeyse imkânsız. Onu haklı ya da haksız bulmak yerine, onun içinde bulunduğu sıkışmışlığı düşünmeye başlayabiliriz sadece. Ve bu sıkışmışlık bireye özgü de değil, yapısal bir sorunun da karşılığı. Grace, anne olduğu için depresyonda gibi etiketlemeler de aslında filme çok sığ bir bakış açısı getirir. Film buna çok mesafeli duruyor. Bu depresyonun kaynağını daha çok geçiş sürecine eklemliyor ve o geçiş sürecinde tek başına bırakılmış bir birey görüyoruz.
Ariana Harwicz ile, Die My love ve yazarlık üzerine olan röportajı okumak için sayfayı ziyaret edebilirsiniz.