Skip to content
  • https://www.youtube.com/c/SanatsalHareketler
  • https://www.instagram.com/sanatsaalhareketler/?hl=en

Sanatsal Hareketler

  • anasayfa
  • zemin
    • zemin
    • ekip
  • film & dizi
  • edebiyat
  • felsefe
  • sanat
  • müzik
  • dijital kültür
  • tiyatro
  • deneysel
YouTube
  • Home
  • Edebiyat
  • Yazmak ve Yazmış Olmak Arasındaki Uçurum: Ariana Harwicz ile Die My Love Filmi, Yazarlık ve Kitaplara Dair Sohbet

Yazmak ve Yazmış Olmak Arasındaki Uçurum: Ariana Harwicz ile Die My Love Filmi, Yazarlık ve Kitaplara Dair Sohbet

Röportaj: Özge Acu

Arjantinli yazar Ariana Harwicz, çağdaş edebiyatın en sarsıcı ve sınırları zorlayan seslerinden biri. 7 Kasım’da vizyona girecek olan Die, My Love (Matate Amor) ile başlayan edebiyat serüvenine, yazmanın doğasına, sahne sanatları ile olan bağına, felsefeye, kitaplara ve müziğe dair oldukça keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Kitabı henüz okumadıysanız filmden önce kitabını okumanızı mutlaka öneririm. Keyifli okumalar.

Die My Love Film Bilgileri

Yönetmen: Lynne Ramsay

Senaristler: Lynne Ramsay, Enda Walsh, Alice Birch

Uyarlanan Eser: Mátate, Amor Yazar: Ariana Harwicz

Oyuncular

Jennifer Lawrence, Robert Pattinson, LaKeith Stanfield, Sissy Spacek…

Yapımcılar: Martin Scorsese, Jennifer Lawrence, Justine Ciarrocchi, Molly Smith, Thad Luckinbill, Trent Luckinbill, Andrea Calderwood

Biyografinizde genellikle “Arjantinli yazar, senarist, oyun yazarı ve belgesel yönetmeni” olarak tanımlanıyorsunuz. Ancak bu cümleyi kendiniz yeniden yazacak olsanız, kim olduğunuzu nasıl tanımlardınız?

Bence gerçekten önemli olan şey, yazmak üzerine düşünmektir. Yani odak noktasının ne olduğunu, saldırı noktasının neresi olduğunu; hangi ruh hâliyle, hangi bilinçle, hangi ruhla yazmaya başlandığını sorgulamaktır. Yazının nasıl inşa edildiğini, ardındaki felsefi, politik ve estetik işleyişin ne olduğunu, yazmanın kendisinin nasıl işlediğini; neyin inşa edildiğini, neyin ürettiğini, neyin yıkılması ve neyin yeniden inşa edilmesi gerektiğini düşünmektir. Ve elbette, her türün kendine özgü dili ve biçimi vardır; tiyatrodan sinemaya, sinemadan operaya, operadan edebiyata geçişin yolları da bunun bir parçasıdır. Tüm bunlar, yazmanın ve yazar olmamın doğal bir sonucu.

Die, My Love sinemaya uyarlandı. Yazılı kelimelerle başlayan o içsel sancı, o acı, perdeye ulaştığında nasıl bir dönüşüm geçirdi?

Evet, her zaman şunu söylerim: Yazmak ve yazmış olmak, zaman içinde bir süreklilik taşır ama felsefi olarak da birbirinin zıttıdır. Yazmak ve yazmış olmak, bundan daha farklı iki şey olamaz. Yazmış olmak bir rahatlamadır; yazmak ise korkunçtur, ama aynı zamanda büyük bir canlılıktır. Aynı zamanda yazmış olmak bunun tam tersidir. Yaşamak ve yaşamış olmak arasındaki fark gibidir bu. Peki ya acı? Bu kadar hayati, bu kadar canlı, bu kadar çaresiz, bu kadar kamikaze, bu kadar ya hep ya hiç… Matate Amor sonrasında, ekranda görülen bu acı garipti; çünkü bir yandan mutlak bir tanınma etkisi gibiydi, roman her ayrıntıda, en küçük detayda bile oradaydı. Ama öte yandan, tanıyamamıştım. Sanki Matate Amor’un yarattığı şok ile Lynne Ramsay’in yarattığı şok aynı değildi. Bu, makineli tüfeğin fişeklerini boşaltmanın başka bir yoluydu.

Uyarlama sürecinin en heyecan verici ya da en korkutucu kısmı sizin için neydi?

Die, My Love’ın film uyarlamasına katılmadım, ancak tiyatro uyarlamalarında yer aldım. Bir sonraki filmde ise yer almayı planlıyorum. Bu deneyim, aynı anda hem korkutucu hem büyüleyiciydi; içinde hem korku hem de mutluluk vardı. Korkuyordum, çünkü ne yapacaklarını bilmiyordum, ama o korkunun da kendine özgü bir güzelliği vardı. Kesinlikle bilinmeyene, tam bir belirsizliğe, kontrol edilemeyene karşı duyulan o büyüleyici korku… Sanat, kaosun mutlak kontrolüdür; kontrol altına alınmış bir kaostur. Tam anlamıyla bir kaostur, ama aşırı bir totaliter yapı üzerine kuruludur. Bu durumda ise hiçbir kontrolüm yoktu. Bu yüzden filmi, doğrudan ekrandan izledim.

Sahne sanatlarıyla kurduğunuz bağ, bugün yazdığınız metinlerde nasıl kendini gösteriyor?

Evet, tüm romanlarımın bir şekilde dönüşmüş olduğunu düşünüyorum. Her birinin bir karşılığı, bir ikizi, başka bir benliği var diyebilirim — özellikle tiyatroya uyarlanmış halleriyle. Çoğu İspanyolca olmak üzere, farklı ülkelerde sahne uyarlamaları yapıldı, ancak başka dillerde de versiyonları var. Neredeyse her zaman bu uyarlamalara bizzat katılıyorum, çünkü bana göre bu süreç her şeyden önce yazmak hakkında çok şey öğretiyor. Yalnızca yazmanın ne olduğunu değil, yeniden yazmanın, biçimlendirmenin ve yazılanı dönüştürmenin ne anlama geldiğini de öğretiyor. Bu süreçte biraz takıntılı bir tekrar ve çeşitlilik var ki bu da açıkça müzikal bir özellik taşıyor — ve ben bunu seviyorum. İlk kez Teatro Colón için bir operanın librettosunu yazdım. Bence tiyatro uyarlamalarının asıl meselesi budur: yazıyı başka bir yerden düşünme olanağı; metni çevrelemek, kuşatmak, onu sınamak, rahatsız etmek, hatta bunaltarak yeni anlam katmanlarını ortaya çıkarmak.
Bu yalnızca bir roman yazma eylemi değildir, yani o uzun soluklu, geniş sayfaları kat etmek değildir yalnızca. Aynı zamanda sanki bir evin etrafında dolaşıp onu kuşatmak, bütün kapılarından ve pencerelerinden içeri girmeye çalışmak gibidir. Bana göre uyarlama tam olarak budur.

Bir cümle yazarken onu “fazla tehlikeli” ya da “fazla dürüst” bulduğunuz olur mu? Oto-sansürle ilişkiniz nasıl?

Tehlike. Bence bu neredeyse şart. Klişe gibi gelebilir ama kesinlikle öyle değil. Aksi halde, işkence görmüş, kaybolmuş, toplama kamplarında ya da gulaglarda öldürülmüş yazarlara sorun. Daha doğrusu, diri diri gömülmüş ya da günümüzün postmodern gulag’ına — medyanın unutuş alanlarına, sembolik ya da gerçek toplumsal ölüme — gönderilmiş olan yazarlara… Yani yazmak, her zaman önce kişinin kendisi ve potansiyel okuyucu için tehlikeli olmak zorundadır. Yazmak, her zaman metaforik olarak el yapımı bir bomba hazırlıyormuşsunuz hissiyle olmalıdır. Hani nasıl derler, İspanyolca’da trucho — belki basit, amatörce, ama yine de dünyayı sarsacak güçte bir şey. Çünkü yazmak, her zaman güçlü bir şeyin — elinizde patlayabilecek bir şeyin — bir şekilde ustalıkla bir araya getirilmesiyle ilgilidir. Sanki iki eliniz birden kopacakmış, parmaklarınız tendonlar gibi savrulacakmış, havada asılı kalmış bir asker gibi kalacakmışsınız gibi hissetmelisiniz. Ve bu anlamda, kendinizle bir tür dokunulmazlık anlaşması yapmanız gerekiyor..

Bir edebi eser başka bir dile çevrildiğinde kaçınılmaz olarak değişir. Sizce bu değişim bir tür “yeniden doğuş” sayılabilir mi?

Evet, çeviri konusu neredeyse başlı başına bir sorunsal. Her zaman kitaplarımın çeviriler olduğunu hissederim. Hatta İspanyolca ve Arjantin versiyonlarında bile. Daha önce çevrilmiş kitaplar olduğunu hissediyorum. Yani yazarken sanki çevrilmiş bir kitabı yazıyormuşum gibi bir izlenime kapılıyorum. Yazmak her zaman yabancı bir dilde yazmaktır. Ve yazma eyleminin kendisi, o estetik işlem her zaman öyledir. Yani nesne, gözlenen şey, referans, gerçeklik, algı ve öznellik üzerinde yürütülen o estetik dönüşüm — o metamorfoz, o savaşkan, o dönüştürücü eylem. Zaten dili yabancılaştıran, garipleştiren, tanık olmaktan çıkaran bir eylemdir. Ve tabii metnimi Türkçe, İbranice, Almanca veya Gürcüce gördüğümde bunu iki ile çarpıyorum. Yani başka bir dile adaptasyon, yazının kendisi kadar şiddetlidir ama yine aynı metafordur. Bu evi her açıdan tanıma gibidir: çatıya bacaya tırmanmak, duvarları kırmak, beklenmedik deliklerden, bilmediğin pencerelerden, bodrumdan ya da küçük bir odadan içeri sızmak gibi. Bu her anlamda ruhsal ve estetik anlamda bir yeniden doğuş biçimidir. Gözlerimi kapatıp romanımın başka dillerde nasıl seslendiğini, nasıl duyulduğunu dinlemeyi severim: o sesin orijinal romanın üzerine inşa edilmiş yeni bir roman gibi yankılanmasını…

Gerçekten yazma isteğinizi ateşleyen ilk film, sahne, sanat eseri ya da kitabı hatırlıyor musunuz?

Önce Nietzsche’nin Böyle Buyurdu Zerdüşt’ünü hatırlıyorum. Daha önce de okumalarım olmuştu, ama beni gerçekten ateşleyen, beni vuran, gözümde bir şimşek çaktıran kitap oydu. Buenos Aires’te bir bara gidiyordum, alt katta canlı tango çalınıyordu. On altı–on yedi yaşlarındaydım. Hermann Hesse, Oliverio Girondo, gerçeküstücüler, Alejandra Pizarnik, Silvina Ocampo, Jean-Paul Sartre, Cortázar, Borges, Bioy Casares ve o lanetli şairleri okumuştum. Ama Nietzsche yıkıcıydı; Suç ve Ceza gibi, bir öncesi ya da sonrasıydı. Sanırım gençlik yıllarımda beni en çok etkileyen iki kitap Böyle Buyurdu Zerdüşt ve Suç ve Cezaydı. Yirmi yaşıma kadar Zerdüşt’ü her yere yanımda taşıdım; barlarda gizlice okudum, geceleri tekrar tekrar okudum. Farklı baskılarını aldım, altını çizdim, hakkında yazdım, yorumladım, gizlice getirdim. Onu gizli ve güçlü bir şey olarak görüyordum.

Kendinizi derin bir düzeyde özdeşleştirdiğiniz kurgusal bir karakter var mı?

Sanırım Anna Karenina derdim. Çünkü birkaç gece önce düşündüm ve ona saygılarımı sunmak istiyorum: o kan gibi sıcak, karşı konulmaz tutkusu, tüm olasılıklara rağmen, dünyanın sonuna kadar — hatta intihara kadar — giden o tutkusu. Vronski’ye duyduğu o tutku, içindeki umutsuzluk, toplumsal kurallara, zamanın lanetine, absürt yasalarına, genel yargılarına karşı koyan kararlılığıyla bir yüzyıla, bir çağa ait olmanın trajedisine, kaderine karşı içindeki o ateş… Elbette 19. yüzyılda kadının rolü sınırlıydı; tutku ile görev, annelik ile arzu birbirine karşı konumlanmıştı. Bu yüzden, benim kahramanlarımdan biri kesinlikle Anna Karenina olurdu.

Bu aralar en çok ne dinliyorsunuz? (Gizlice sürekli tekrar ettiğiniz o şarkı…)

Müzikle ilgili olarak o şarkı, o sonsuza dek tekrar tekrar çalınabilen; kimsenin görmediği, hatta zihinsel doygunluğa, belli bir zihinsel yabancılaşmaya varana kadar çalınabilen o gizli sonat. Benim durumumda oldukça çileden çıkarıcı çünkü bu bir dürtü, bir saplantı. O temayı, o sonatı, o melodiyi, o müzik parçasını çalmayı bırakamıyorum; ama sonra kafanın içinde aptal bir müzik kutusu varmış gibi o melodiyi tekrarlamayı bırakamadığında sonuçlarına katlanıyorsun. Senkronize olmuyor. Hayatımda tanışmayı çok istediğim adam Vladimir Horowitz’i çok dinliyorum. Onunla tanışmayı o kadar çok isterdim ki; birçok piyanist tabi ki hepsi Chopin, Mozart, Liszt ama bildiğim kadarıyla özellikle Rachmaninov arasındaki ilişki beni büyüler. Aralarındaki yaşam ilişkisini, yakınlıklarını okudum ve sanki onların yaşamdaki, yakınlıklarını, onları yaşamda birleştiren şeyi yorumlarında görebiliyordum.

Ziyaret ettiğiniz ama aslında hiç “geri dönmediğinizi” hissettiğiniz bir şehir var mı?

Sanırım iki, belki üç şehir var. Yıllar önce gitmiştim ama bir daha hiç dönemdim. Aslında fiziksel olarak dönmemiş olsam da sanki orada benden bir parça kalmış gibi; bir ruh, bir hayalet dolaşıyor, ya da belki de psikolojik olarak hiç gitmedim, çünkü hâlâ oradayım — yazarken, bakarken, düşünürken. Biri kesinlikle Küba. Birkaç kez gitmiştim. Bütün adayı dolaştım ama en çok Santiago ve de Cuba ve Havana kaldı aklımda; gece hayatını, karanlık meydanlarını, Malecón’un palmiyelerini, denizin oraya vuruşunu, şairlerini, Eliseo, Diego Carpinter gibi orada okuduğum birçok şairi… Sanırım bu yüzden bazı şehir sendromları var, çünkü bazı yerlerden asla gerçekten dönemiyorsun.

Bir yazar olarak, bu alanda üretmeye başlamak isteyen birine ne tavsiye verirdiniz?

Sanırım hiçbir tavsiyem yok. Hatta vermekten korkarım. Çünkü yanlış bir yönlendirmeyle birini öldürmekten, onu yaşayan bir ölüye çevirmekten korkarım; zira çok sayıda yaşayan ölü insan var. Ya da dile getirilemeyecek bir şeyi söyleyerek ona zarar vermekten. Tüm o söylenemez olana dair kayıt altındaki klişe yer, anlatılmaz olanın, kelimenin derinliklerinin, artık hiçbir şeyin ifade edilmediği o noktadan çok korkardım. Sanırım büyük şairlerin hepsi hemfikirdir: yazmanın bir tür varoluşsal patlama olduğunda. Sanki biri çekmecesine koşup morfin arar gibi, kendine bir şey enjekte etmeye, bir yasaklı maddeye, bir ilaca, bir zehire — bilmiyorum. Aynı aciliyetle, aynı yaşamsal ihtiyaçla, aynı ruhsal çaresizlikle. Sonrasında, pragmatik anlamda tavsiyem: hayatınızı yazmaya adamanızdır; yani bir B planı, C planı, D planı yok; her şey ya da hiçbir şey olsun. Ve bu bakışını sıkı bir disiplinle eğitmeyi gerektirir. Bir ordu gibi, savaş gibi, bir manastır gibi, bir keşiş gibi. Zihinsel disiplin, gözlem disiplinini eğitmek sanırım bu kadar.

Proje Koordinatörü: Utku Kaya

Röportaj & Video Düzenleme: Özge Acu

Çevirmen: Nina Kuzin

Tags: Röportaj

Post navigation

Previous Sayıları Öldürelim
Next Les Quatre Cents Coups Bağlamında Çocukluk ve Yabancılaşma

Trending

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu Copy of John Steinbeck's East of Eden standing on a rustic wooden table with a bouquet, mug, and vintage books in a sunlit countryside setting. 1

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı Homepage hero on a black site with a white W logo, top navigation, and a rounded search field; three project tiles below the fold. 2

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı? Book or magazine titled 'LIFE' by David Szalay resting on a colorful, weathered desk with a vase of bright flowers nearby and a retro rotary phone in the corner. 3

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı?

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd Sweeney Todd 4

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd

Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması Students study at long white tables in a large library with tall bookshelves on two levels and a central banner hanging above. 5

Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması

Wunderkammer Nedir? 17th‑century studio still life: wall hung with numerous framed paintings and a cluttered table of shells, coins, busts, and curiosities. 6

Wunderkammer Nedir?

İlgili İçerikler

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu Copy of John Steinbeck's East of Eden standing on a rustic wooden table with a bouquet, mug, and vintage books in a sunlit countryside setting.

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı Homepage hero on a black site with a white W logo, top navigation, and a rounded search field; three project tiles below the fold.

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı? Book or magazine titled 'LIFE' by David Szalay resting on a colorful, weathered desk with a vase of bright flowers nearby and a retro rotary phone in the corner.

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı?

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd Sweeney Todd

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd

Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması Students study at long white tables in a large library with tall bookshelves on two levels and a central banner hanging above.

Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması

Wunderkammer Nedir? 17th‑century studio still life: wall hung with numerous framed paintings and a cluttered table of shells, coins, busts, and curiosities.

Wunderkammer Nedir?

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu Copy of John Steinbeck's East of Eden standing on a rustic wooden table with a bouquet, mug, and vintage books in a sunlit countryside setting. 1

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı Homepage hero on a black site with a white W logo, top navigation, and a rounded search field; three project tiles below the fold. 2

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı? Book or magazine titled 'LIFE' by David Szalay resting on a colorful, weathered desk with a vase of bright flowers nearby and a retro rotary phone in the corner. 3

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı?

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd Sweeney Todd 4

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd

Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması Students study at long white tables in a large library with tall bookshelves on two levels and a central banner hanging above. 5

Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması

Wunderkammer Nedir? 17th‑century studio still life: wall hung with numerous framed paintings and a cluttered table of shells, coins, busts, and curiosities. 6

Wunderkammer Nedir?

Ve Sanat Sanatçıyı Yarattı Illustration of a colorful desk: pink laptop, notebook, mug, binder clip, and handwriting on a sheet of paper. 7

Ve Sanat Sanatçıyı Yarattı

Haber bülteni

Son Yazılar

  • Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu
  • Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı
  • Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı?
  • Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd
  • Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması

Öneriler

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu Copy of John Steinbeck's East of Eden standing on a rustic wooden table with a bouquet, mug, and vintage books in a sunlit countryside setting.

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı Homepage hero on a black site with a white W logo, top navigation, and a rounded search field; three project tiles below the fold.

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı? Book or magazine titled 'LIFE' by David Szalay resting on a colorful, weathered desk with a vase of bright flowers nearby and a retro rotary phone in the corner.

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı?

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd Sweeney Todd

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd

  • Kullanıcı Sözleşmesi
  • Bize Ulaşın

©SanatsalHareketler2026