Les Quatre Cents Coups, Yönetmen: François Truffaut
Yabancılaşma kavramı, etimolojik kökeninde yabandan türemiştir. Yaban; Farsça`da ıssız yer, insansız yer, sahra, çöl anlamına gelir. Yabancılaşma terimi; Latince kökeninde ise “alienus” (yabancı) kelimesine dayanır. Alien İngilizce’de yabancı kökünden gelmektedir ve bildiğimiz gibi uzaylı anlamı da vardır. Kısaca yabancı, bizim gibi olmayanı, farklıyı betimlemek için kullanılır.
Sinemada ise Ingmar Bergman ve David Lynch’in de ele aldığı üzere insanın kendine yabancılaşması sıklıkla ele alınan bir temadır. Nobel ödüllü şair Louise Glück’ün çok sevdiğim bir cümlesi vardır: “Dünyaya bir kez çocukken bakarız. Gerisi hatıradır.” Sanırım insanın kendine yabancılaşmaya başladığı yegâne yer; zihnimizin hazinesi çocuklukta başlar.
Bu yazımda, François Truffaut’nun 1959 yapımı Les quatre cents coups filmi üzerinden çocuklukta aldığımız yaraların insanın kendini hem kendine, hem de topluma nasıl yabancılaştırdığını ele alacağım.
Les quatre cents coups filmi üzerine
Filmin Türkçeye “400 Darbe” olarak çevrilmesinin yegâne sebebi İngilizcesinin 400 Blows olması. Ancak orijinal Fransızca ismi ile aslında bir kelime oyunu yapar yönetmen bize, çünkü deyim olarak les quatre cents coups Fransızca’da ortalığı birbirine katmak, kıyameti koparmak, çılgınca işler çevirmek gibi anlamlara gelen bir başkaldırıyı betimler. Ki bu da tam olarak başrolümüzdeki çocuğun davranışlarıdır.
Antoine Doinel adındaki çocuk, anne ve babasıyla birlikte Paris’te küçük bir evde yaşamaktadır. Filmin ilk sahnesinde gördüğümüz üzere Antoine, öğretmenine karşı gelen, başkaldıran bir çocuktur. Toplumsal normlara karşı durur. Nitekim bir sonraki sahnede, yaşadığı eve döndüğümüzde, onun aile içinde yeterince sevilmediğini ve değer görmediğini fark ederiz. Aslında, en küçük toplumsal birim olan ailesinden alamadıkları düşünüldüğünde, bu çocuğun topluma verebileceklerini hayal etmek çok da zor olmayacaktır.
Anne babasının kendisi hakkındaki sevgisiz konuşmalarına tanık olan bu çocuk, zamanla okuldan kaçar, hırsızlık yapar ve bu eylemini aslında topluma bir başkaldırı olarak gerçekleştirir. Hrant Dink’in cenazesinde eşi Rakel Dink’in söylediği gibi: “Yaşı kaç olursa olsun — 17 ya da 27, katil kim olursa olsun. Bir zamanlar bir bebek olduğunu biliyorum. Bir bebekten katil yaratan karanlığı sorgulamadan hiçbir şey yapılamaz, kardeşlerim.”
Bu yüzden ben insanın kendine yabancılaşmasının tohumlarının çocuklukta atıldığına inanıyorum. Çünkü çocukluk, maskelerin olmadığı ve saflığın püripak bir şekilde mevcut olduğu o yer. El değmemiş, kirlenmemiş. Fakat orayı nasıl şekillendireceği, insanın kendinden ne kadar uzağa gideceği de tam olarak orada belirleniyor. Truffaut bize tam da aslında o mesajı veriyor; başka bir dünya var. Bir çocuğun babasının işyerinden daktilo çalmayacağı, topluma karşı gelmeyeceği, çünkü kendine kızdığından toplumu cezalandırmayacağı o dünya…
İnsan bir sabah uyanıp, “Kendime yabancılaştım” demiyor. Kendini dünyadan soyutlamıyor. Bir çocuğu suça sevk eden de, kendinden uzaklaştıran da yine toplum. Émile Ajar’ın (nam-ı diğer Romain Gary’nin) Onca Yoksulluk Varken’inde ki Momo’su ya da Eric-Emmanuel Schmitt’in Mösyö İbrahim ve Kuran’ın Çiçekleri`ndeki Momo’su, fark etmez. İkisi de farklı çocuk, ikisi de toplumda maske takmak zorunda kalmış çocuklar. Çünkü güçlü görünmek durumundalar, çünkü güçsüzlük zaten öğrenilmiş bir şekilde içlerinde.
Bir persona takınmak için bir fikrin bize öğretilmiş olması gerekir. Alice’in Harikalar Diyarındaki kedinin de dediği gibi; “We are all mad here” (Burada hepimiz deliyiz). Hepimiz birazcık deliyiz, ama kimse deliliğine sığınıp topluma yabancılaşmıyor. Ya da tersini düşünürsek; hiçbir çocuk kendine yabancılaşsın diye büyütülmüyor, büyütülmemeli.
Yabancılaşmayı konuşmak istiyorsak, bence uzaklasmaya gerek yok en yakınımıza dönmemiz gerekiyor sanırım: kendimize, içimizdeki çocuğa.