Bu yazımda, modern şehirle birlikte ortaya çıkan flanör figüründen bahsedeceğim.Bazı insanlar bir şehri yalnızca bir yerden başka bir yere gitmek için kullanmaz. Adımlarının belirli bir amacı yokmuş gibi görünür, bir sokağa girer, sonra başka bir sokağa sapar, vitrinin önünde durur, kalabalığı izler; bir binanın cephesine beklenmedik biçimde uzun süre bakar, sonra yeniden yürür. Dışarıdan bakıldığında yalnızca oyalanıyor gibi durabilir. Oysa bazen şehir, en çok böyle yürürken görünür olur. Çünkü hızla geçildiğinde fark edilmeyen ayrıntılar, amaçsız dolaşırken birden ortaya çıkar: bir apartman boşluğundan gelen piyano sesi, kaldırım kenarında unutulmuş eski bir sandalye, yağmurdan sonra vitrinde kalan bulanık ışık, üst kat penceresinden sarkan bir perde, birbirini hiç tanımayan insanların birkaç saniyelik bakışları.
Modern şehirle birlikte ortaya çıkan en ilginç figürlerden biri tam da bu: flanör. Fransızcadan gelen bu kelime, yalnızca yürüyen biri anlamına gelmiyor, şehrin içinde amaçsız görünen ama aslında dikkatle bakan kişiyi anlatır. Flanör, kalabalığın içinde kaybolurken aynı zamanda onu gözlemleyen kişidir. Bir yere yetişmek için değil, şehrin ritmini hissetmek için yürür. Bu yüzden flanörlük yalnızca fiziksel bir dolaşma biçimi değil, modern hayatı algılama biçimidir.
Bu figür özellikle on dokuzuncu yüzyıl Paris’inde belirginleşir. Geniş bulvarlar açılmış, pasajlar yapılmış, vitrin kültürü oluşmuş, kalabalık modern anlamda görünür hâle gelmiştir. İnsan artık yalnızca sokakta yürümüyor; aynı zamanda birbirini izliyor, birbirinin yanında akıyor, şehirde anonim biçimde çoğalıyordu. Tam bu dönemde bazı yazarlar ve düşünürler, yürüyen insanın yalnızca hareket eden biri olmadığını fark etti. Çünkü şehir, en çok yürürken okunuyordu.
Charles Baudelaire için flanör, modern hayatın merkezindeki figürdü. Ona göre kalabalığın içine karışan ama kendini kaybetmeyen kişi, çağın ruhunu en iyi taşıyan kişiydi. Kalabalık içinde olmak ama ona ait olmamak, görmek ama görünmeden geçmek, modern insanın çelişkisini taşıyordu. Çünkü şehir artık yalnızca binalardan oluşmuyordu, yüzlerden, hızlardan, bakışlardan, geçicilikten oluşuyordu.
Flanörün ilginç yanı şu ki, görünürde hiçbir şey yapmaz, ama aslında çok yoğun bir dikkat hâlindedir. Bir vitrinin önünde duran kişi yalnızca ürünlere bakmıyor olabilir; vitrinin yansımasında kendi görüntüsünü, arkadan geçenleri, şehrin akışını birlikte görüyordur. Bir bankta oturan kişi dinlenmiyor olabilir, insanların birbirinden nasıl uzak durduğunu, hangi yüzlerin telaşlı, hangilerinin boş olduğunu fark ediyordur.
Bu yüzden flanörlük modern şehirde yalnızca yürümek değil, bakmayı öğrenmek anlamına gelir. Çünkü şehir hızlıdır ama ayrıntılar yavaştır. Bir yere yetişen insan çoğu şeyi görmez. Aynı sokaktan her gün geçen biri, aynı duvarın üzerindeki çatlağı aylarca fark etmeyebilir. Ama amaçsız dolaşan biri için küçük ayrıntılar görünür hâle gelir. Şehir, hızını düşüren kişiye başka yüzünü açar.
Burada mesele tembellik değil, modern zamanın dayattığı işlevselliğe karşı küçük bir mesafe kurmak. Çünkü modern şehir insanı sürekli bir yere çağırır: işe, randevuya, ekrana, plana, saate. Adımlar çoğu zaman hedefe bağlıdır. Flanör ise bu hedef zincirini kısa süreliğine bozar. Yürür ama ulaşmak için değil, maruz kalmak için yürür. Şehir ona bilgi verir, görüntü verir, ses verir, rastlantı verir.
Bu figürün modern sayılmasının nedeni tam da bu. Kalabalık olmadan flanör doğmaz. Köyde ya da küçük yerleşimlerde yürüyen kişi başka bir deneyim yaşar, çünkü herkes birbirini tanır, anonimlik azdır. Oysa büyük şehirde insan görünmeden var olabilir. Kalabalığın içinde tek başına kalmak mümkündür. Flanör bu anonimliği kullanır. Kalabalığın içinde görünmeden gözlemler.
Daha sonra Walter Benjamin bu figürü daha da derinleştirdi. Ona göre flanör yalnızca yürüyen kişi değil, kapitalist modernliğin vitrinlerle kurduğu ilişkinin tanığıydı. Pasajlarda dolaşan insan yalnızca şehri değil, metalaşmış görüntüleri de okuyordu. Çünkü vitrin artık yalnızca alışveriş alanı değildi, arzunun sahnesiydi. Camın arkasında duran şeyler kadar, cama bakan yüzler de modern hayatın parçasıydı.
Bugün flanör figürü biçim değiştirmiş olsa da tamamen kaybolmuş değil. Hatta belki daha karmaşık bir hâle geldi. Çünkü artık şehirde yürüyen insan çoğu zaman yalnız yürümüyor, elinde telefon var, kulağında kulaklık var, dikkati ekranla sokak arasında bölünüyor. Bir kafede oturan kişi çevreyi gözlemlemek yerine ekrana bakıyor. Metroda insanlar birbirine değil, cihazlarına bakıyor. Böylece şehir fiziksel olarak kalabalık kalırken dikkat başka yere taşınıyor.
Bu yüzden bugün gerçek anlamda flanörlük zorlaştı. Çünkü amaçsız yürümek bile artık sürekli bildirimlerle kesiliyor. Bir sokağın sesini duymadan geçmek kolaylaştı. Vitrinin önünde dururken ekrana gelen mesaj dikkati bölüyor. Şehir orada ama tam görünemiyor.
Yine de bazı anlarda flanörlük geri dönüyor. Telefonun çekmediği bir sokakta, yağmurlu bir akşamüstünde, tanımadığınız bir mahallede yürürken, yön duygusunu kısa süreliğine bıraktığınızda şehir yeniden açılıyor. Bir kahve kokusu, eski bir kitapçı, açık unutulmuş bir radyo sesi, duvara yazılmış bir cümle, beklenmedik biçimde anlam kazanıyor. Çünkü dikkat yeniden mekâna dönüyor.
Flanör figürünü bugün ilginç yapan şey, modern yalnızlıkla kurduğu ilişki. Kalabalığın içinde tek başına dolaşmak, bazen yalnızlık değil, yoğun bir ilişki biçimidir. Çünkü şehirle kurulan bağ her zaman insanlar üzerinden oluşmaz, bazen bina yüzeyleriyle, ışıklarla, seslerle, geçicilikle kurulur. Bir sokağı uzun süre izlemek, bazen uzun bir konuşmadan daha fazla şey düşündürebilir.
Belki de modern insanın en sessiz ihtiyaçlarından biri bu: hiçbir yere yetişmeden birkaç dakika yürümek. Çünkü bazen insan ancak yönünü geçici olarak kaybettiğinde çevresini gerçekten fark ediyor.