Eskiden sessizlik bir hâldi. Şimdi ise bir hizmet paketi. Gürültü satılabilir hale gelince, doğal olarak sessizlik de ticarileşti. Spotify’daki beyaz gürültü listeleri, Apple’ın “Focus Mode”u, dijital detoks merkezleri… Hepsi aynı temel vaatte bulunuyor: “Biz seni sustururuz. Ama belirli bir ücret karşılığında.”
Apple’ın “Focus Mode” özelliği, kullanıcı davranışlarından yola çıkarak sana ne zaman sessiz kalman gerektiğini öneriyor. “Artık ne zaman susacağımıza bile bir cihaz karar veriyor. Artık sessizlik, sadece eksik bir ses değil. Bir piyasa değeri var. Bir fiyat etiketi.
“Noise-cancelling” kulaklıklar, dijital detoks otelleri, mindfulness abonelikleri…
Bunlar birer ürün değil, modern dünyanın satılabilir sessizlik paketleri.
Dijital dünyada sessizlik bir davranış değil, bir hizmet:
- 12 saatlik meditasyon listesi
- Instagram’da “Quiet Mode”
- Zoom’da “mute all” özelliği
- YouTube Premium’un reklamsız “sessizliği”
Her biri sessizliği sadece vaat etmiyor onu ürünleştiriyor. Sessizliğin zamanlaması, biçimi ve süresi bile artık kullanıcı tercihinden çok algoritmik rehberliğe bağlı. Ve bu, sessizliğin tanımını kökten değiştiriyor. Sessizlik paketlerinin tamamı, belirli bir sınıfsal eşiğin üzerinde yer alıyor. Yoksullar gürültüyle birlikte yaşar. Zenginler sessizliği satın alır.
Tüm gün boyunca açık ekranlar, algoritmik öneriler, pop-up’lar, bildirimler arasında yaşayan kullanıcı, sonunda “sessizlik”e ihtiyaç duyduğunda… Sistemin ona söylediği şudur: “Tamam. Ama bu sessizliği ancak bizden satın alırsan erişebilirsin.” Yani paradoks şu: Gürültüyü yaratan sistem, sessizliği de pazarlayan sistemdir.
Tarihte ilk defa, sessizlik bir ayrıcalık haline geldi. Eski bir Budist rahip, Tokyo metrosunda sessizce gözlerini kapattığında kimse ona karışmazdı. Ama bugün bir insan telefonunu kapatıp 3 gün ortadan kaybolduğunda, bu bir “iletişim sorunu” olur. Bir kriz.
Bir tehdit. Kısacası sessizlik, artık bir lüks.