O zaman Küs Ölene Kadar Tiyatro Oyunu
Geçtiğimiz haftalarda Pax Sahne’de oynanan, genç ve dinamik ekibiyle dikkatleri üzerine çeken Yapı Tiyatro’nun sahneye koyduğu “O Zaman Küs Ölene Kadar!” oyununu izledim. Oyuna bütünüyle bakıldığında, yönetmen İmer Özgün’ün farklı bir bakış açısı yarattığı görülüyor. Metaforik anlatımlar, sahne geçişleri ve oyunun akışı incelikle işlenerek sahneye taşınmış.
Her sahne, her anlatım ve her detay, oyunculuk performansları, sahne tasarımı ve ışıklarla birlikte bütünlüklü bir yapı oluşturuyor. Oyunda abiyi canlandıran Doğaç Gözüdeli, oyunun hem yazarı hem de oyuncusu. Metin açısından bakıldığında, sahnelerin iç içe geçmiş bir biçimde kurgulanması anlatının akışını destekliyor. Yazdığı metin, herkesin hayatında en az bir kez yaşayabileceği, izlerken her insanın gündelik hayatından esintiler bulabileceği sıcacık bir hikâye…
Küçük kardeş karakterini canlandıran Mehmet Taşyürek’in performansı, sahnelerin inandırıcılığını destekleyen bir yerde duruyor. Oyuncuların özellikle zaman geçişlerindeki performanslarının yüksekliği, yoğun sahnelerin devamlılığını izlerken beni oldukça heyecanlandırdı. Mezarlık atmosferi, birbirinin içine geçen ağaç gövdeleri, yerdeki topraklar, mezar taşları ve üzerlerindeki yazılar, sahne tasarımıyla da kendinden söz ettirerek, ön plana çıkan bir dünya yaratıyor. Yazının devamı oyun ile ilgili spoiler içermektedir.

Oyun, sahneye girdiğimiz anda seyirciyi devasa ağaç gövdelerinin olduğu bir mezarlığın içinde karşılıyor. Karanlığın içinden süzülen ışıklar, mezar taşları, yerde bulunan topraklar, ışık tasarımı ve dekorla yaratılan atmosfer gerçekten bir mezarlığın o soğukluğunu, tedirginliğini yansıtıyor. Ön kısımda bulunan daha mezar taşıyla kaplanmamış, toprağı yeni atılmış, çok yeni olan bir ölümün yaşandığı, seyirciye ilk bakışta hissettiriliyor. Mezarlığın hissettirdiği tedirgin hisle yeni bir ölümün yaşanmış olması hissi anlık olarak beraberinde o atmosferde bir hüzün getiriyor. Oyunun üzerine kurulmuş olduğu bu tema, bir anda her insanın yaşamında olan gerçek bir ölüm sahnesiymiş gibi canlanıyor.
Oyun, iki kardeşin iki farklı zamanlarda yaşadıkları bir kaybın ardından bu kayıpla nasıl ilişkilendikleri, bu yas sürecini nasıl yaşadıklarını işliyor. Aynı ailede yaşayıp büyümüş iki kardeşin aslında bambaşka, birbirlerinden çok farklı dünyalarda yaşadığını görüyoruz. Oyun ‘‘aile’’, ‘‘çocuk’’, ‘‘abi’’, ‘‘kardeş’’, ‘‘ölüm’’, ‘‘yas’’, ‘‘keder’’ ‘‘küsmek’’, ‘‘barışmak’’ gibi kavramların etrafında şekilleniyor. Bu kavramların alt metinlerinin yoğunluğu karakterler üzerinden geniş bir çerçeve de inşa edilmiş. Dolayısıyla oyun boyunca aynı düzlemde karakterler, seyirciyi işlenilen kavramların arasında bir noktadan farklı bir noktaya taşıyor.
Abi ve kardeş karakterleri, küçük nüanslarla derinleştirilmiş. Oyunu izlerken karakterlere dair çok tanıdık gelen, aslında hep hayatın içerisinde yaşadığımız o hisler tekrardan canlanıyor. Zaman geçişleriyle “ölüm” meselesi etrafında gelişen olaylar, kardeşin küçük kedisinin ölümü ve iki kardeşin babalarının ölümü üzerinden ele alınıyor. Bu kayıplarla birlikte, karakterlerin kendi dünyalarındaki duygularına, kırgınlıklarına ve üzüntülerine bu hislerin hayatlarına nasıl yansıdığı izleniyor.
Karakterlere bu bağlamda bakıldığında, değişimleri, olaylara verdikleri tepkiler, birbirleriyle ve aileleriyle kurdukları iletişim, doğrudan olay akışı içinde yalın ve gerçekçi bir bakış açısıyla işlenmiş. Zaman geçişleriyle birlikte karakterlerdeki anlık değişimlerin korunması ve anlatının sürekliliği, oyunun izlenebilirliğini destekleyen unsurlar arasında yer alıyor.
Oyunun konusu bağlamında, abi ve kardeş için babalarının ölümü ve bu ölümü yaşayış biçimleri birbirinden oldukça farklı. Başlangıçta küçük kardeşin kedisinin ölümüyle yaşadığı üzüntü ve gözyaşları, kedisiyle kurduğu bağın temelini ortaya koyuyor. Bu kayıp karşısında abinin kardeşine gösterdiği sevecen destek, onu üzülmesin diye eğlendirmeye çalışması, iki kardeş arasındaki ilişkiye sıcak ve samimi bir bakış sunuyor.
Abinin babasıyla bağ kurmakta zorlanmasının aile içindeki yansımaları ise, genellikle konuşulmayan ve görünür kılınmayan duyguların sadelikle oyuna dâhil edilmesini sağlıyor. Bu yaklaşım, anlatının doğal bir akış içinde ilerlemesine katkıda bulunuyor. Babalarının ölümünde ve aile içindeki konumları açısından küçük kardeş, abisine kıyasla daha içte bir yerde duruyor. Abi ise bu ölüm karşısında süreci kendi içine çekilerek, hesaplaşmalar ve suçlamalarla baş başa, tek başına yaşamayı tercih ediyor. Anlam veremediği duygularla mücadele ederken, kardeş aile içinde herkesle ilgilenen ve sorumlulukların peşinden koşan bir konumda karşımıza çıkıyor.
Abi ile baba arasında yaşanan bu küslüğün ilişkilerinde yarattığı kırılmalar ve bu kırılmaların her iki karakterin içsel dünyalarına yansımaları oyun boyunca görünür kılınıyor. Küsme hali oyunda hem fiziksel hem de duygusal bir uzaklığın gölgesi olarak yansıtılıyor. Gölge olarak yansıtılıyor çünkü abi ve babanın arasındaki o çatışma hep arka planda kalan, konuşulmayan bir unsura dönüşmüş zamanla. O kırgınlığın orada var olma gerçeği gözden kaçırılmış ya da görülmek istenmemiş ama bu gölge ölüm gerçeği ile olup biteni gün yüzüne çıkarmış. Oyun bağ kurma meselesinin abi ve kardeşin hayatına olan etkilerini, bu gerçek karşısında yaşanılanları anlatıyor.
Sonuç olarak oyun, perspektif olarak etkileyici bir zemine oturtulmuş. Abi ve kardeşin arasında kurulan bağ, birbirlerine karşı yaklaşımları izlemeye değer. Oyun esnasında heyecanla bir sonraki sahnede ne olacağını merakla izlediğim bir oyun oldu. Hayatın içinden kavramlarla şekillenmiş olması oyunu izlerken arka planda bende farklı soru alanları oluşturdu. Bu da hoşuma gitti açıkçası. Oyun izlerken ya da oyundan çıktığımda ben de farklı keşif alanları oluşturması benim önemsediğim ve üzerinde durduğum bir konu. O Zaman Küs Ölene Kadar! ben de tam olarak böyle bir etki yarattı. Bu yönüyle oyun, izleyiciyle kurduğu kişisel bağ ve sahne dışına taşan etkisiyle öne çıkıyor.
Daha fazla tiyatro oyunu incelemesi ve sahne sanatları yazısı için tiyatro yazıları bölümüne göz atabilirsiniz.