Skip to content
  • https://www.youtube.com/c/SanatsalHareketler
  • https://www.instagram.com/sanatsaalhareketler/?hl=en

Sanatsal Hareketler

  • anasayfa
  • zemin
    • zemin
    • ekip
  • film & dizi
  • edebiyat
  • felsefe
  • sanat
  • müzik
  • dijital kültür
  • tiyatro
  • deneysel
YouTube
  • Home
  • Kreatif Üretim Alanı
  • Çocukluğumun Hiçbir Şeyi

Çocukluğumun Hiçbir Şeyi

Yazar: Bilge Süldür
Çocukluğum hiçbir şeyi

Fotoğraf: Bilge Süldür

Pek çok şey oluyor. Devamlı pek çok şey.

Pek bir şey olmuyor. Belki aslında hiçbir şey.

Solumdaki parçalı bulutlu göğe nazır, okuyorum. Günlük’müş adı elimdekinin, öyle diyorlar. İnanması güç ama, ben yazmışım tüm bunları. Demek çocukken böyle görmüşüm dünyayı… Ne garip, Hatice Teyze de var bu sayfalarda. Sessiz, gözleri çizgi çizgi gülen ve bizi de hayatı da sonsuz seven hadememiz. Ne çok şey yazmışım onun hakkında! Çocukluğumun çarpık el yazısını okumaya devam ettikçe, içimde bir şeylerin ayrıştığını fark ediyorum. Satır aralarından sıçrayıp geri yapışıyor kelimeler. Kızgın yağ taneleri gibi yakıyor. Bilmem ki neden bu kızgı… Satır araları -ta içine haykırdığım- dipsiz, boş bir okul koridoru. Dönen ses yabancı.

Her şey gitgide daha da kopuklaşıyor. Kelimelerin anlamlarına değil, yalnızca çağrıştırdıklarına değiyor algım. Arada bir kendimi uzaktan seyrediyor, bazen de kendime gidip geliyorum. Karşımdaki okuyor, okudukça içinde bir şeyler oluyor. Açıklamakta, anlamakta zorlandığı bir şeyler… O satırları yazabildikten çok sonra, ondan yitip giden şeyler. Bir bulanıklık – usulsüz bir kayganlık. Belki yaşanan sert iniş çıkışların, yoğun duyguların ardından gelen hissizlik. Kaybedilen masumiyetin ve yapılan hataların muhasebesi… Sonra birden yine kendime geliyorum. Meğer, bunca zamandır inanması güç ve iri taneli tesadüflerle yoğrulmuş – dolup taşmışım tevafuklarla. Gözüm gönlüm görünce, tüm bunlar apaçık karşımda…

İçimde hâlâ bir şeyler pişip taşıyor, hissediyorum. Hep öyleymiş. İşte, sayfalar ispatı. İçerimde bereketli bir mutfak olduğunu hep duymuşum, bana kızgın yağların da olduğu… Peki bu mutfağın aşçısı nerede?

Elimdeki birden tarif defterine dönüşüyor… Tarif açık, sade:

Yazmak istiyorsan yazmayı sev. Yazılanı sev. Oku. Okuduğunu sev. Sevdiğinle coş, git yaz. Yazdığını sev… Eh, çirkinlikler olacak. Bazen de sen çirkin olacaksın. Çirkinliği sev. Sevemediğin de olacak. En iyisi sen ne yap biliyor musun? Sevemeyişini de sev.

Hayatın sırrına meğer o zaman erdiğimi, kızgın yağların ve yapay hırsların daha beni yakmadığı günleri görüyorum. Oyun dönüşü apartman boşluğu kokuyor. Gözlerim doluyor. Biraz daha sonra, okuduklarım bir aynaya dönüşüyor:

Sen! Gördüğünün hiçbir zaman sen olmayacağını henüz bilmeyen o saf hâlinle aynaya gidip konuşuyorsun karşındakiyle. Bir akis. Senin aksin mi? Tartışmalı… Ürkütüyor seni taklitteki mahirliğiyle. Gördüğün kendin değilsin, aksin. Ama henüz bunun da farkında değilsin. Onu aksi aksi seyredersen, apaksi apaksi seyredilirsin. Bunu çok acı yollardan tecrübe edeceksin. Seyreden kim? Aksin mi yoksa sen misin? Kim başlattı bu oyunu? Aksin mi yoksa aksinin aksi mi? Kafalar karışacak gibi… Gideyim ben, taksi!

Ama gidemiyorsun… Satırlarla birlikte sahne de karışıyor – sesler şimdi iyice uğul uğul. Çıkmak istiyorsun bu uğultudan, ama henüz başaramıyorsun. Hâlâ yazılanları okuyor olduğuma inanmak artık çok güç. Değil mi?

Bir ses geliyor. Ne diyor? Bir dakika, ne? Mutfaktaki aşlar mı taşmış? Ocaklar sönmüş, haber uçurdular. Yürü! Gidiyoruz. Koş! Nereye gidiyoruz? Mutfağa, şaşkın. Mutfak nerede? İçinde ya işte. İnsanın mutfağı içidir. Eh! İçime diyorsun, nasıl gideyim ben kendi içime be!

Ama gidiyorsun… Hop! Mutfaktayız. Nasıl geldik ki buraya? Bilmiyorum, geldik işte. İnsanın kendi içine girmesi de acayipmiş. Ne büyükmüşüm meğerse..! Peki, şu gözüme ilişen ne? Beyaz davlumbaz ışığının karanlıkta vurduğu küçük zeytinyağı şişesi değil mi? Evet… Tanıdım: çocukluğumun karanlığı… Bu zeytinyağı şişesi büyük değil miydi hani? Hayır, o sen küçükkendi. Avucumun ayası kadardı, belki elim kadar! Şimdi kalmış serçe parmağıma denk. Hayret bir şey…

Birden irkilerek mutfaktan çıkıyorum. Okuduklarım yine aynaya dönmüş, aksim beni sarsıp silkeliyor, tutup çekiyor bir yerlere. Bağırıyor bağırıyor, bir şey anlamıyorum. Aksi aksi bakıyor bakmasına, iyi de! Ne yapsam, ona nasıl baksam bilemiyorum. Sürüklüyor beni uzun damalı koridorlarca. Fayanslar hep değişiyor. Sarılar, siyah beyazlar, yeşiller… Hep tanıdık, hep geçmiş. Fıst fıst, artık fayans aralarınız tertemiz! Bu ses de geçip gidiyor bir an. Sonra hademe önlüğü giymiş kadınlar var, biri Hatice Teyze sanki. Aksim beni boyuna sürüklüyor, bense ondan kurtulamıyorum. Hatice Teyze arkadan sesleniyor herhalde, hızlı trenler gibi geçip gidiyor sesi. Bir şeyler diyor, anlamıyorum hiçbirini. Yoğun bir uğultu, bir telaş. Mutfak neredeydi, fayanslar ne işti, ocak mı söndü, içim mi çöktü, kolum mu koptu, nereye gidiyoruz?

Kayıp düşüyoruz. Zeytinyağına basmışız. -Sahi, nasıl geldi o zeytinyağı buraya?- Düşerken yeleğim sıyrılıyor omzumdan, aksim ha babam çekiştiriyor. Bir an o bile şaşırıp durur gibi oluyor. Yüzünü görüyorum. İyice çıldırmış gözleri simsiyah kesilmiş, kızgın yağlardan kavruk kavruk olmuş. Alnı boncuklarca ter dolmuş, damar alnını ikiye yarmış, iyice kudurmuş… Hırsından çatlayacak herhalde. Gözü kararmış aksim deli gibi çekiştirerek daha da çıldırırcasına koşmaya devam ediyor koridorlar boyu. Sıyrılıp gidiyor omuzlarımdaki ağırlık, yeleğim onunla beraber. Görmüyor aksim sıyrıldığımı. Kurtuluşum oluyor yelek. Bense rengarenk fayanslar boyu soluk soluğa davlumbaz ışığının altında kalakalıyorum.

Pek çok şey oluyor. Devamlı pek çok şey. Ama şimdi…

Yaşlar içinde kafamı Günlük’ten kaldırıp bir oh çekiyorum. Nihayet gerçekten kendime geldim. Sayfalar boyu çevirmiş, okuduklarımda kendimi kaybetmişim. Kafamı kaldırıp camdan dışarı bakıyorum bir müddet. Kendimden sıkılmışım, içimden çıkıp kısa kısa yokluyorum birkaç tarafı. Yol aynı yol, ağaç aynı ağaç duruşlu. Kaldırımda çıt çıt çıt bastonuyla yürüyen bir teyze gidiyor yazmalı, yetmişlerinde olacak. Yavaşlıyorum onunla. Yüzünde yorgun ama kararlı bir şey. Kafası meşgul mü? Bilemiyorum. Ritmini hiç bozmadan devam ediyor, sanki içinde soluksuz saatlerce öyle gitmek varmış gibi… Beş on adım sonra şaşıyor yolundan, soluklanmak için duvara yaslanıyor. Oh! diyor. Silik dudakları kıvrılıyor yumuşak yanaklarının içine. Eli göğsünde, kalkıp iniyor. Bir an başını kaldırıp beni görüyor. Kıvırıyorum kurumuş dudaklarımı dipdiri yanaklarımın içine. Başlarımızı eğişiyoruz. Hoşluk taşan bir eğişiliş. Gözlerimizin değişinde tanıdık bir tat var, ama bilemiyorum ne. Yüzündeki ben ilişiyor gözüme. Allah Allah! O benle bu tanışıklık?

Kısıyorum gözlerimi. Hatice Teyze? Evet, yaşlanmış bir Hatice Teyze. Yok artık, bu kadar da olamaz… Bu da mı tevafuk? Bir an durumun saçmalığı karşısında kalakalıp sonra yerimden fırlıyorum. Yine başladık koşturmaya, ama bu sefer akis makis yok. Kendin koş, kimse çekiştirmiyor. Haydi, yallah! Ceketimin diğer kolunu ararken aklıma bir bardak su almak geliyor. Bir de tam eşiğe varacakken gözüme ilişen kavanozdan mendile iki üç kurabiye tıkıp atıyorum cebime. Elimden bu kadarı geliyor…

İniyorum aşağı paldır küldür. Ama nasıl inmek! Bunca yılın ardından yine okul merdivenini teperek yemekhane sırasına erken varma derdiyle koşar gibi, tokatlıyorum mermer zemini. Burnuma sokakta oynayıp leş gibi olmanın kokusu geliyor.

İyi neyse, birkaç damla savursam da düşmeden iniyorum. Nerdesin teyzem benim? Yürümeye geri koyuldu koyulacak, hazırlanıyor. Tam vaktinde. Şimdi kuruyan dudaklarımla diri yanaklarımı kulaklarıma doğru iyice ittirerek gülüşümün imkanlarını zorlarken, bu sıfatla ve sevinçle ürkütmeden geçip dikiliyorum karşısına. Sabırsızca bekliyorum tanısın diye. Gözleri kuru dudaklarıma varıyor, sonra biraz yükselip gözlerimi görüyor. Tanıdı mı beni? Bir şey parlar gibi oluyor gözlerinde. Bir ışık çakıp sönüyor sanki bir anlık. Gülümser gibi “mahcup etmeyeyim” dercesine, yumuşak yanaklarını ittiriyor hafifçe iki yana. Ama o ne? Kaygı mı? Kaşları niye kıstırıyor alnının kırışıklarını? Beklediğim ifade gelmiyor yüzüne hâlâ…

“Teyzem, tanıdın mı beni?”. Gözlerinde hiçbir kıpırtı olmuyor. Kaşları iniyor, ama şimdi de anlam vermeye çalışır gibi sabırla bakıyor yüzüme. Niye bir şey demiyor? Elimdeki suyu uzatıp “Yoruldun mu teyzecim?” diyorum. “Yoruldum.” diyor. Suyu alıp dört seferde, durup gözleri kapalı nefes ala ala içip “Oh, şükür.” diyor. Susamış. Alıyorum bardağı. “Aç mısın teyzem, sana mutfaktan kurabiye getirdim.” deyip uzatıyorum. Büzük mendili açıp gösteriyorum iyice. “Hem ellerimle yaptım!” Uzatırken suratına bakıyorum uzun uzun. İfadesi değişmiyor. Kısık gözleri kurabiyelerde ama sanki görmüyor. Sonra elini uzatıp kurabiyelerden birini bükerek kırıyor. Kısa bir an durup kokluyor. Hoşuna gidiyor. Götürüyor ağzına, yumuşak ağzının içinde yumuştura yumuştura uzun uzun çiğniyor kurabiyemi. Yutuyor. Onu doyurabilmek iyi geliyor mutfağıma. Hatırla… Nelerimizi çekti bu kadın. Bakkala kaçardık, bir şey demez azar yerdi. Sonra, kola şişesini kırmıştık mesela. Bir hafta yapış yapış olmuştu her yer. Kadıncağız sil sil bitirememişti o kolayı, sil sil bitmemişti.

Artık bu tepkisizliği beni ürkütmeye başlıyor, Allah korusun kötü bir şey olmasa bari. Sahi, daha az önce kafamın içinde bir yerlerde bağıra bağıra arkamdan bir şeyler demiyor muydun teyzem? Duyamamıştım. Ne diyordun acaba?

Beni hatırlasın diye türlü türlü dil döküyorum. Kulağı zor duyuyor herhalde diye bir süre sonra yükseltiyorum sesimi. Sesim yükseldikçe göz çevresi sıkışıp kırışıyor. Demek duyuyor. Bu sessizlik yüreğimi mengeneyle sıkıştırıyor artık. Son bir umut yine soruyorum.

Kısık gözleri yükselip gözlerimin içine doluyor. Bakışında bir şey var, çocukça bir şey. Masumiyet. Binbir haşarılıkla yorduğumuz o kadının gözlerinde uçsuz bucaksız bu masumiyet. Parıl parıl seyrediyorum onu. Ne güzellik, ne saflık. Bastonunu tutan damarlı eline ilişiyor bir an gözüm, hemen o seyirlik gözlere geri varıyorum. Dolup taşıyor işte sonsuz bir masumiyetle, melek gibiyken şimdi gerçek bir melek. Nihayet. Sarılıp onu bir yere oturtmak, sonra dizlerine yatmak fışkırıyor içimden. Damarlı ellerini öpmek öpmek…

Zamana ne oldu bilmiyorum. Onu görünce yavaşlayan zaman şimdi herhalde tamamen yitti, eriyip gitti. Yine kendimden ayrışıyorum, ama bu bir başka. Deminki gibi değil, içim ısınıyor bu sefer. Dışarıda ne var, gözüm görmüyor… Yüzüm gıdıklanıyor gibi. Neden? Gülesim geliyor. Göremiyorum, ne oldu? Ne oldu? Elimi, yüzümü ıslatan ne? Yere bir şeyler yuvarlanıp kırıldı, ne onlar? Eline sarılıp öpüyorum bir hışımla, son bir çare. Sıcacık, yumuşacık elleri. İçime akıyor elinin lekeleri. Damarlarında gezen kan nasıl da narin, duyuyorum. Derhal duyuyorum kanın yitişini. Mengene içimi sıktığı yetmiyormuş gibi bir de yüreğimi çevirmeye başlıyor artık. Kanlar boşanıyor içime, sıcacık oluyorum. Sormak geliyor içimden. Hoş! Zaten kelimelerimle onun seviyesine uzanamıyorum, o başka bir yerde. İdrakıma sığmayacak, sığdırmaya çalışsam beynimi patlatıp dağıtacak güzellikte bir yerlerde o şimdi. Hıçkıra hıçkıra soruyorum ona, “Hatice Teyzem, sen ne dedin bana? Ne dedin? Duyamadım ben seni.” Sarsılıyor, sarsılmaktan ayakta zor duruyorum. Yıkılmak üzereyim. Oysa karşımda tüm masumiyetiyle bana güneşler gibi bakıyor güzel meleğim.

“Bir şey olmuyor yavrum.” diyor titrek titrek. Sesi pamukları utandırır. Pamuk teyzem, güneş teyzem benim.

“Bir şey olduğu yok.”

Hiçbir şey.

Tags: Öykü Deneysel

Post navigation

Previous İnsan Sanat İçin
Next Kaybolmak

Trending

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu Copy of John Steinbeck's East of Eden standing on a rustic wooden table with a bouquet, mug, and vintage books in a sunlit countryside setting. 1

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı Homepage hero on a black site with a white W logo, top navigation, and a rounded search field; three project tiles below the fold. 2

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı? Book or magazine titled 'LIFE' by David Szalay resting on a colorful, weathered desk with a vase of bright flowers nearby and a retro rotary phone in the corner. 3

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı?

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd Sweeney Todd 4

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd

Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması Students study at long white tables in a large library with tall bookshelves on two levels and a central banner hanging above. 5

Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması

Wunderkammer Nedir? 17th‑century studio still life: wall hung with numerous framed paintings and a cluttered table of shells, coins, busts, and curiosities. 6

Wunderkammer Nedir?

İlgili İçerikler

Tanrı Olmak ya da Daha İyisi

Tanrı Olmak ya da Daha İyisi

Yeterince Hızlı Değilim

Yeterince Hızlı Değilim

Mutlak Siz

Mutlak Siz

Madalyon

Madalyon

Modern İlişkilerin Anatomisi: Çılgın Zamanlarda Yaşamak Bize Düştü

Modern İlişkilerin Anatomisi: Çılgın Zamanlarda Yaşamak Bize Düştü

Günümüz İlişkileri: Birbirimizi Tüketme Biçimlerimiz

Günümüz İlişkileri: Birbirimizi Tüketme Biçimlerimiz

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu Copy of John Steinbeck's East of Eden standing on a rustic wooden table with a bouquet, mug, and vintage books in a sunlit countryside setting. 1

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı Homepage hero on a black site with a white W logo, top navigation, and a rounded search field; three project tiles below the fold. 2

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı? Book or magazine titled 'LIFE' by David Szalay resting on a colorful, weathered desk with a vase of bright flowers nearby and a retro rotary phone in the corner. 3

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı?

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd Sweeney Todd 4

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd

Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması Students study at long white tables in a large library with tall bookshelves on two levels and a central banner hanging above. 5

Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması

Wunderkammer Nedir? 17th‑century studio still life: wall hung with numerous framed paintings and a cluttered table of shells, coins, busts, and curiosities. 6

Wunderkammer Nedir?

Ve Sanat Sanatçıyı Yarattı Illustration of a colorful desk: pink laptop, notebook, mug, binder clip, and handwriting on a sheet of paper. 7

Ve Sanat Sanatçıyı Yarattı

Haber bülteni

Son Yazılar

  • Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu
  • Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı
  • Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı?
  • Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd
  • Hartmut Rosa’nın Toplumsal Hızlanma Kuramı: Modern Dünyada Zamanın Daralması

Öneriler

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu Copy of John Steinbeck's East of Eden standing on a rustic wooden table with a bouquet, mug, and vintage books in a sunlit countryside setting.

Ahlak Nerede Başlar? John Steinbeck – Cennetin Doğusu

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı Homepage hero on a black site with a white W logo, top navigation, and a rounded search field; three project tiles below the fold.

Yapay Zeka Çağında Yaratıcı Endüstriler Neden Görünmez Oluyor? WeDirectory’nin Yaklaşımı

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı? Book or magazine titled 'LIFE' by David Szalay resting on a colorful, weathered desk with a vase of bright flowers nearby and a retro rotary phone in the corner.

Beden: Gerçekten Bir Başyapıt mı?

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd Sweeney Todd

Gotik Londra Anlatısından Beyaz Perdeye: Fleet Sokağının Şeytani Berberi: Sweeney Todd

  • Kullanıcı Sözleşmesi
  • Bize Ulaşın

©SanatsalHareketler2026