“Hiç varılmayan bir günün akşamını hiç yaşanmayan bugünde beklemekti yaşam oysa ki.”
Geriye doğru baktığım vakitti beni gördüğüm an. Epeydir kaçırıyordum lakin peşime düşene dek.
Günlerden yine gündü. Ne fazlaydı ne eksik. Ne de bir başka. Şehre inen koyu maviliğe karışan turuncuyu anımsıyorum. Severdim bu karışıklığı. Belirsizliği. Gökyüzü bırakırdı tüm insanlığı, insanlığın sıkıntılarını. Öbek öbek farklı renkleri. Anlardım onu. İnsanların üstünde onları çepeçevre sarmış korurken onların bir köşede bıraktıkları insanlıklarını görmek…
Öylece dururlardı o köşede. Gelse de birileri alsa diye. Tutsa paçalarından atıverse terk edenlerin başlarına. Kim gelir ki köşe başında bırakılmış insanlığı almaya? Bilirdi gökyüzü. Ondan karışırdı kendi içinde. Bilhassa çöken karanlığa yakın daha farklı olurdu. Bende çıkardım sokaklara yalnız olmadığını göstermek için gökyüzüne. Kimsesiz değildi. Bir kim(i) vardı. Ben vardım.
Benlerimden biri
Bir ben vardım.
Caddelerin ardından, dükkanların dibinden, ağaçların ötesinden, insanların berisinden geçe geçe denize giderdim. Sanırdım ki bir gitsem denize, sanırdım ki bir şeye bir yere belki de bir(e) gitsem yaşamı olduğu gibi kendimce yaşayabilecektim. Mutlak tek gerçeğim o birde yatardı.
Denizin yanına usul usul vardığım zaman dizlerim kırılmış toprağa oturmuştum çoktan. Ellerimin içinde toprak. Kara kara toprak. Öbek öbek. Bakardım devralmış o koyu maviliğe. Birkaç dakika önce ki karışıklığın dingin tekliğine. Bir(liğine). Gülümserdim. Anlaşılmak ve anlamaktı bizim aramızda olanlar. Toprağın karışmış taşlarını alırdım elime. Olurdu bir, iki, üç, dört, beş. Her seferinde bırakırdım beşte. Kutsadığım, yaşamımın etrafına saçtığım bir(i) taşlarda beşe çıkarırdım.
Severdim parmaklarımda dolaşan taşların dokusunu hissetmeyi. Her şeyin dokusallığını severdim. Tenime çarpan o buğulu rüzgâr kollarımdan, boynumdan saçlarımdan geçerdi. Koklardım o savruntuyu. Havaya kaldırdığım elimin içinde tutmak isterdim yaptığım yumrukla. Kalsın bende. Her an tutayım rüzgârı. Dokunayım, bırakmayayım hiç.
***
Koşan ayaklarımın arkasından sürükleniyordum sanki. Kendime yetişememek kendimin gerisinde kalmak yaşamımda elde ettiğim nadirliklerden biri daha.
Nereye gidiyorsun kızım? Neden koşuyorsun?
Göremediğim bir sesi duyuyordum tüm bu tuhaflıkların arasında. “Görmeyi öğreniyorum” bu sözü sevdiğim bir yazardan okumuş olsam da demek ki henüz öğrenemedim dedim kendi kendime iç sesime fısıldayarak.
Öğrenemedim.
Bilmediğim insanların bilmediğim evlerinden geçiyordum arkasında sürüklendiğim bu ayaklar sayesinde. Beyazdı kimisi, sarısı, mavisi, kahverengisi vardı. Siyahı dışladıklarını anladım yeşil apartmanın balkonunda oturan çifti gördükten sonra. Renklerin hepsine kimileri sahipken siyahın kimsesizi vardı. Onun sahip olduğu şey “kimse” idi.
-Delirdi bu yine, çıkıp çıkıp koşuyor günlerdir. Bizde anlamıyoruz ki!
Söyledikleri şey doğruydu esasında. Günlerdir böyle gidiyordu bu ayaklar. Bende peşinden mecbur savruluyordum. Onların herkese böyle sormalarına özendim bir bakıma. Özgürce soran insanlardı. Ben ise kime soracaktım? Ayaklarıma mı? Sözde olan ruhuma, bana mı? Yanıt alacağım hür soruları soracağım kimim vardı ki?
Nefesime bir kala sendeledim yolun ortasında. Ayaklarımı tuttum sıkıca koşamasınlar diye. Adım atmak için dayanan bu varlıkları artık yürütmek istiyordum. Koşmak ya da koşturmak değil. Denize gitmek istiyordum. Her şey geçecekti ona gitsem belki de bu ayaklar orada dinlenmeme izin verecekti. Toprağın üzerinde büyük ama bana kalırsa küçük adımlar atmaya başlamıştım. Bacaklarımı tuttuğum ellerimdi yavaşlığa sebep veren.
Oturdum denizin yanına. Avuçlarımın içine aldım taşları. Bir, iki, üç, dört, beş. Bıraktım beşte. Oynadığımız bir oyundu onunla. Bende o da severdi bu oyunu. Herkesin bildiği bazılarının sevdiği kişiydi o. Her insan bilirdi de her insan sevmezdi. Beş taşı bir filozofun öldürdüğü tanrıyla oynuyordum. Ölü tanrının beş taşıydı bunlar.
Galip gelen bir ben oluyordum bir o. Belirsizdi. Oyunun gayesi de bu değil miydi zaten? Belirsizlik. Keyif verendi heyecanı, korkusu olması oyunun. Tüm tanrıların dışında tek bir tanrının içeride olduğu bir oyundu bu. Öyle herhangi biri değildi üstelik. Filozofun öldürdüğü tanrısıydı o. Bilhassa onunla oynamak, belirsizliğin tadına vara vara kimi zaman kazanmak kimi zaman ise kaybetmek bana sanki köşeden bakan koca bıyıklı filozofu kızdırdığımı hissettiriyordu denizin dibinde toprağın ortasında elimde taşları tuttuğum vakitlerde. Yine aynı yerde ve yine aynı halde oturuyordum. Koca bıyıklıyı hissetmiş köşeye uzanmıştı bakışlarım.
Geriye doğru baktığım vakitti beni gördüğüm an. Epeydir kaçırıyordum lakin peşime düşene dek.
İnsanın kendinin peşine düşmesi ve arkasına döndüğü anda onu orada görmesi mümkünatların dışında görünüyordu herkese, her şeye. Ama oradaydım işte. Kendimden kaçarken kendime yakalanıyordum. Ölü tanrının beş taşı elimde öylece kendime bakıyordum. Kim inanırdı ki bunlara? Bir filozofun öldürdüğü tanrısıyla beş taşı oynarken kendine yakalanan birine? Bana kim inanırdı?
Belki de görmeyi öğrenemediğimden değildi komşuları görememiş olmam. Belki de komşularım var olmuşlar lakin var kalamamışlardır. Onlar sadece orada olan bir ruhlarsa ben o ruhları nasıl duyuyordum?
Ve ben neden günlerdir koşuyorum?
Denize gelince her şeyin geçeceğine inan ben(e) bir başka yerden bir başka bakan ben(i) görmek etrafa kahkaha yaymama neden oluyordu. Elimdeki beş taşla durmadan, soluk dahi alamadan gülüyordum. Önce taşlardan beşincisi toprağa düştü, ardından dördüncüsü biri daha kendini bıraktığında sıra üçündeydi derken ikincisi çoktan düşmüştü toprağa. İşte elimde yalnızca mutlak bir kalmıştı. Kutsadığım, inandığım bir. Duyduğum sesler beni bırakmayan gülüşlerimdi. Ne üzücüydü ama bu insanoğlu değil mi? bunu düşündükçe bir fazla gülüyordum. Etrafta olan insanlar belki beni görebilseler belki beni görmeyi öğrenebilseler şu an bu duruma korkarak bakacaklardı. Halbuki ben herkesin içinde kimsenin görmediği ölü bedenimin yaşayan ruhuyla ağıtımı yakıyordum. Elimde ölü tanrının beş taşından geriye kutsadığım bir ile bir taş ile
Gülüyordum.
Ne üzücüydü! İnsanoğlunun köşe başlarına bıraktığı insanlığı görmesine rağmen onları sarmalayan gökyüzünün altında yine onlara acımak! O insanlar ki:
Hiç varılmayan bir günün akşamını hiç yaşanmayan bugünde bekliyorlar ve de buna yaşam diyorlardı.