Skip to content
  • https://www.youtube.com/c/SanatsalHareketler
  • https://www.instagram.com/sanatsaalhareketler/?hl=en

Sanatsal Hareketler

  • anasayfa
  • zemin
    • zemin
    • ekip
  • film & dizi
  • edebiyat
  • felsefe
  • sanat
  • müzik
  • dijital kültür
  • tiyatro
  • destek ol
  • deneysel
YouTube
  • Anasayfa
  • Film & Dizi
  • Kızıl Bakire: Bir Annenin Aynada Işıldamayan Yüzü 

Kızıl Bakire: Bir Annenin Aynada Işıldamayan Yüzü 

Yazar: Benay Serteser 
kızıl bakire

Bu yazı Kızıl Bakire (La Virgen Roja) filmi üzerinden, narsistik annelik ve kız çocuklarının birey olma mücadelesinin okuması üzerine olacak.

Seçim ya da sıfatlar her ne olursa olsun, ebeveyn olmanın –hele ki kadın cinsiyetinin ikinci sınıf muamele gördüğü coğrafyalarda zorluğu tartışılmaz. Peki ya kutsallığı?  Anne olmanın kutsallığı gerek biyolojik ve duygusal bağıyla gerek toplumdaki ve dinlerdeki yeriyle gerekse de kültürel bir romantizm üzerinden yüz yıllardır pozitif ve negatif yönlerde tartışılan bir konu. 

Anneliğin içgüdüsel olarak her kadında var olduğu; her annenin çocuğuna sonsuz bir sevgi ve şefkat duyacağı, fedakârlıklar yapacağı ve çocuklarını sarsılmaz bir güvenceyle sarıp sarmalayacağı düşüncesi, kolektif bilinçlerimize yerleştirilmiş bir otomasyondur. 
Ve bu düşünce, kadınların bağımsızlığını bastırmak için kullanılan duygusal bir manipülasyon silahıdır. Ama bu başka bir yazının konusudur.

Anne olmak için pozitif özelliklerin fazlaca yeterli ve kutsal sayıldığı konusunda neredeyse herkes hemfikirdir. Çocuk sahibi olmadan önce ekonomik koşullar bir negatiflik unsuru olarak incelenir. Ama onun da çözümü yine kaderdir; Allah rızkını verecektir, hatta bebekler kendi kısmetiyle gelir. Öte yandan psikolojik yeterlilikler üzerine konuşmamak, sanki toplumların ortak aldığı sessiz bir karardır. Herkesin anne-baba olması “gerektiği” fikri öyle güçlüdür ki, bu “kutsal” yeterliliğin altında ebeveynlerin ruhsal donanımına dair herhangi bir sorgulama yapılmaz. 

Annelik tüm yönleriyle yüz üzerinden yüz puanlık bir kutsallık olarak tepsilerde sunulurken; psikolojik yeterliliğinin farkındalığına dair yapılacak herhangi bir konuşmanın puanı yüz üzerinden neredeyse sıfırdır, halı altına süpürülmesi gereken bir toz tanesidir.  

Birazdan inceleyeceğimiz filmin ana karakterlerinden biri olan Aurora Rodríguez Carballeira, çocuğunu bir proje olarak gören, onu kendi narsistik uzantısı gibi dünyaya getiren, göbek bağını bırakın kesmeyi, düğüm üzerine düğümlerle kızını kendine bağlayan bir annenin temsili olarak karşımıza çıkar. Onun takıntılı zihninde annelik şu sözlerle karşılık bulur: 

 Kadınlar anne olmanın büyük önemini anlamış olsalar, bu görevi yerine getirirken en yüksekleri hedeflerlerdi.

Kızıl Bakire (La Virgen Roja) Film İncelemesi 

Hazır Anneler Günü geride kalmışken; şefkat dolu kalplerden kuralcı, baskıcı ve narsist annelere uzanan yelpazede, Kızıl Bakire (La Virgen Roja) dünyasına doğru bir yolculuğa çıkalım. 

Gerçek bir hikâyeden uyarlanan Kızıl Bakire, 1930’lar İspanyası’nda kadın hakları, cinsellik ve özgürlük üzerine ezber bozan bir figür olan Hildegart Rodríguez’in trajik yaşamını konu alıyor. 

Hildegart, henüz çocuk yaşta annesi Aurora Rodríguez tarafından bir “proje çocuk” olarak dünyaya getirilir. Aurora, öjenik (öjenizm: sadece “iyi” olan genlerle istenen özellikleri aktarma yoluyla ırkı iyileştirmeyi kapsayan bir kavram) düşüncesiyle kızını kusursuz bir entelektüel ve öncü bir feminist olarak yetiştirmeyi amaçlar. 

Ancak bu görünürdeki ilerici vizyon, zamanla tam da karşısında durduğu erkek egemen toplumun özelliklerini taşıyan baskıcı, kontrolcü ve boğucu bir ilişkiye dönüşür. Aurora, bir erkek figürün tahakkümünü aratmayacak şekilde, kızının benliğini yok etmeye yönelir. Hildegart ise yaş aldıkça kendi kimliğini bulmaya çalışır; bu süreçte annesinin idealleriyle derin bir çatışmaya girer. Ve bu çatışma, nihayetinde geri dönülmez bir kırılma noktasına ulaşır. 

Kızıl Bakire, her ne kadar dönemi içerisindeki tarihini ve Hildegard’ın politik gücünü çok iyi yansıtmadığı için eleştirilse de hem bireysel hem de psikolojik düzlemde; özgürlük, baskı, sevgi ve tahakküm gibi kavramları sorgularken, anneliğin kutsallığını ve sınırlarını da çarpıcı biçimde tartışmaya açıyor. 

Yazının bundan sonrası olay tarihin bizzat kendisinde yer aldığı için eser miktarda spoiler, çok miktarda da farkındalık içerir. Bu farkındalıklar yer yer kalbinizi sıkıştırabilir, karnınızın ortasında kocaman bir boşluk hissettirebilir. 

Aurora’nın Kusursuzluk Projesi: Dünyayı Kurtaracak Bir Kız Çocuğu Nasıl İnşa Edilir? 

Hildegart Rodríguez, annesinin rahminden önce zihninde büyüttüğü öjenik bir proje çocuğuydu. Dünyayı değiştirmek üzere, daha embriyo hâlindeyken başlatılan bir planın parçasıydı. Doğumundan, 18 yaşında yine annesi tarafından öldürüldüğü âna kadar, hayatının her dakikası katı öjenik parametrelere göre programlanmıştı. 

8 aylıkken konuşmayı, 2 yaşında okumayı, 3 yaşında yazmayı ve 4 yaşında daktilo kullanmayı öğrendi. 6 yaşında 8 dil biliyordu. 14 yaşında üniversitede felsefe, hukuk ve tıp alanlarında eğitim aldı. Gerçek bir dâhi çocuk olarak yetiştirildi. 17 yaşında İspanya’nın en genç kadın avukatı oldu. Monarşi’nin yıkılmasıyla kurulan İkinci İspanya Cumhuriyeti döneminde, kadın cinselliği alanında uzmanlaştı ve cinsel devrimin yol gösterici yıldızlarından biri hâline geldi. 

Her adımında annesi onunlaydı. Siyasete atılıp kalabalığı şoke eden o meşhur konuşmasını yaparken, aklındaki tek şey bu konuşmanın annesi için yeterince “iyi” olup olmadığıydı. Çocukluğundan itibaren kendisini yalnızca annesinin gözünden gördü. Güzel görünmesi, güzel giyinmesi gibi konuları sorgulaması bile yasaktı. Âşık olması da öyle… Aurora’ya göre aşk bir zafiyetti ve devrimin önündeki en büyük engeldi. Tabii ki Hildegart’ın aşkı, aklımızın almayacağı kadar karanlık bir yere kurban edildi. 

Kızının hayatındaki kontrol düzeyini, filmdeki bir kavga sahnesinde geçen şu sözler açıkça gösterir: 

Kafanın içindeki her düşünce benim. Senin olan her şey benim.

Hildegart, büyüdükçe annesine karşı gelişen düşüncelerinden dolayı defalarca cezalandırıldı. Her narsist anne gibi Aurora da “Senin için yaptım” fedakârlığı altında kızına karşı psikolojik üstünlük kurmaya devam etti. Kızı bir birey olmaya çalıştıkça, özgürlüğünü saran kozasını parçalamaya yeltendikçe; Aurora da o kozayı yutmaya hazır bir karadula dönüşüyordu. 

Kusursuz olması beklenen bu proje, birey olma ısrarını sürdürdüğünde, karadul harekete geçti. Kozasını delmeye çalışan Hildegart’ı, defalarca darbelerle geri püskürttü — ve sonunda onu tamamen yuttu. Aurora, cinayetin gerekçesini şu sözlerle savundu: 

Heykeltıraşın eseriyle bağının boyutunu göremediniz. Bir heykeltıraş, eserinde en küçük bir kusur fark ettiğinde onu yok eder. Ben de Hildegart’a bunu yaptım. O, insan heykeliydi. Benim eserimdi. Hildegart projesi başarısız oldu. Devam etmenin anlamı kalmamıştı.

İşte bu kadar basitti. 
Büyüdükçe kendisinden ayrışan kızını onaylamakta, sevmekte güçlük çeken; onu fark etmeden de olsa dışlayan her anne, aslında kızını öldürmese de gemisinden kovmuyor muydu zaten? “Ne olursam olayım, ben burada sevilirim.” inancıyla büyüyememiş, omurgası çatlamış Hildegart’lar, tek başına sallarını nasıl yürütürler de ayakta durabilirlerdi? Üstelik en güzel, en bilgili, en fedakâr, en çok acı çeken anneler; bu omurgayı çatlattıklarının farkına bile varmadan, haklılık gemilerini yüzdürmeye devam ederken… 

Hildegart’tan Parça Taşıyan Bizler 

Hildegart’ın hayat hikâyesini okuyup izledikten sonra, göğsümde bir acı, karnımın tam ortasında kocaman bir boşluk fark ettim. Sen, ben, biz… birer Hildegart’tık. Çocukluğumuzdan beri o kurstan bu kursa sürüklenirken, bu kursların niteliği çoğunlukla annelerimizin itibarı için belirlendi. Gittiğimiz misafirlikte bile, bu itibarlar uğruna yemek yemememiz, aç olmadığımızı söylememiz beklenen çocuklardık. 

Annenin yetersiz kalabileceği durumlar da normal karşılanmadığı için toplumdan ve ailesinden göremediği şefkat ve sevgi bizlere aba altından gösterilen sopalara dönebiliyordu. 

Belki biz Hildegart gibi dünyayı kurtarmak gibi bir önemli göreve doğmamıştık. Ama annelerimizin “Ay, ne güzel yetiştirmiş çocuğunu” övgülerine de, “anneni daha fazla üzmek mi istiyorsun sen?” acılarına da çocukluğumuzun öneminden fazlasıyla verdik. 

Birey olma yolculuğumuzda, kendi dünyamızı inşa ederken en az Hildegart kadar sarsıldık. Büyüdük; annemizin onayını almak için yağmurda bile cam silen, evini temizlemeden dışarı çıkamayan, onun baskısıyla aile kurmak ya da çocuk yapmak zorunda kalan kadınlara dönüştük. Belki de birçoğumuz mesleğini bile ona göre seçti. 

Annemizin narsistik uzantılarına uygun olmayan seçimler yaptığımızda bir heykel gibi yok edilmedik belki ama, sevilmeme korkusunu giydiğimiz yeleklerle, değersizlik savaşlarında fazlasıyla yara aldık. 

O sevgiyi ve onayı alabilmek için asla yakalayamayacağımız havuçların peşinden koştuk; ipini göğüsleyemeyeceğimiz maratonlarda tükendik. Final çizgisine her yaklaşışımızda “ha şimdi kutlayacağız” derken, tek bir başarımızı bile layıkıyla kutlayamadık. 

Notları iyi olduğu sürece sevilen, toplum içinde “aferinlik” işler yaptığı sürece onaylanan ama kendi isteklerine yöneldiğinde suçluluk duyan kız çocuklarıydık biz. Ve şimdi… Büyüdüğümüzde bile kendi kararlarımızda annelerimizin sesini duymaya devam ediyoruz. 

Bu ses bazen bir övgü, bazen bir aşağılama, bazen de suçlulukla karışık bir gölge gibi yaşamaya devam ediyor içimizde. 

Kendi Sesini Yaratmak: Ayrışmak, Yas Tutmak ve İyileşmek 

Size iyi bir şey söyleyeyim mi? İçimizde hâlâ konuşmaya devam eden o sesi susturmanın ve yenisini yaratmanın mümkün olduğuna inanıyorum ben. Çünkü büyümek; anneden ayrışmayı, onların olduğu/olamadığı, fark ettiği/edemediği kişiliklerini suçlamayı bırakıp kendi hayatımızın sorumluluğunu almayı gerektiriyor. 
Belki de ruhumuzda açılan kocaman delikler varsa, onları dikmek yerine boşluğu kabul edip etraflarına evler inşa etmeyi… 

Bu ayrışmanın ve o koca deliklerin yasını tutmak; yeni bağlar kurmak ve annelerin veremeyeceği onay ile sevgiyi artık onlardan beklemek yerine, bir yetişkin olarak kendin karşılamayı öğrenmek, aynı döngü içinde bir havuç kovalamaktan daha gerçekçi geliyor bana. 

Belki de artık çocukken onay almak için koştuğumuz o yollarda durup kendi yönümüze dönmemiz gerekiyor. Sadece kendine ait bir ses duymadığını fark ettiğinde, o sesi takip edip o sese “Ben bunu istemiyorum.” diyebilmek bile yılların zincirini kırmaya yetebiliyor. 

Böyle bir iç sese sahipseniz, tebrikler. Ve umarım bu yazı sonunda narsistik ebeveynin sesini duydunuz ve kendi sesinizden ayırmayı fark edebildiniz. 
Onlarda olmayan şeyleri alamayacağımızın kabulünden sonrasındaki en güzel adım, dünyanın en klişe ve basit cümlesi: Kendini sev, çünkü sevecek onlarca rengin var. İçimizdeki çocuğun takdir görmemiş tüm yerlerini güzelce güneşe çıkarıp, saçlarını rüzgârda uçurmalıyız. Sevmeye ondan başlamalı, kimsenin bize veremediği o sevgi ve empatiyi kendimize göstermeliyiz. Bu klişe belki ilk başlarda yapay gelecek ama aynaya her baktığınızda kendinize iltifat etmenin mutluluğuna alışacaksınız.  

Ve sonraki en büyük adımınız da kendinizi hazır hissettiniz an, size uygun bir uzman psikolog bulup cebimizi nasıl sevgi, takdir övgüyle doldururken göğsümüzdeki acının katlanabilir olduğunu bulmak olmalı.  

Belki çocukluğumuzda birer Hildegart’tık. Ama şimdi, o heykelin kırık parçalarından kendi heykelimizi yapma zamanı gelmedi mi?  Yazımı, Hildegart’ın annesine karşı özgürlüğünü savunduğu şu cümlelerle sonlandırmak isterim: 

Kimse bize sahip olamaz, anne. 
Kimse bize sahip değil. 
Kimse sahibim değil. 
… 
Bundan sonra kendi kararlarımı kendim vereceğim. 
Artık özgürüm.

Özgürlüğümüze 

Dipnot: 
Bu yazı, filmdeki hikâye anne-kız ilişkisi etrafında şekillendiği için, narsistik ebeveynlik konusu da ağırlıklı olarak anne-kız dinamiği üzerinden ele alınmıştır. Yazıda yer alan görüş ve yorumlar, tamamen kendi kişisel deneyimlerime ve okuma/araştırmalarıma dayanan gözlem ve çıkarımlardan oluşmaktadır. Herhangi bir şekilde profesyonel bir destek ya da terapi hizmetinin yerine geçmez. 

Tags: Film incelemesi Kızıl Bakire

Post navigation

Önceki Case 39 Film İncelemesi: “Şeytan Çocuk” Klişesinin Ötesinde Psikolojik ve Sembolik Bir Yolculuk
Sonraki Yapay Zeka Sanatçı Olduysa Asıl Sanatçı Kim?

Son Yazılar

Irmak Zileli’den Yaşamın İnsanına: Son Bakış Smartphone-style mockup showing a book cover titled 'IRMAK ZİLELİ' with a woman in a teal dress and a white dove, on a black background with a Turkish quote to the right. 1

Irmak Zileli’den Yaşamın İnsanına: Son Bakış

Brain Rot: Dikkat Süremiz Nereye Gitti?  2

Brain Rot: Dikkat Süremiz Nereye Gitti? 

Pentimento: Değişimin Öteki Yüzü 3

Pentimento: Değişimin Öteki Yüzü

Tanrı Olmak ya da Daha İyisi 4

Tanrı Olmak ya da Daha İyisi

Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek 5

Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar? 6

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar?

İlgili İçerikler

Hamnet: Zamanın İçinde Annelik ve Yas

Hamnet: Zamanın İçinde Annelik ve Yas

Seyirci Gözünden Dizi Eleştirileri: İzleme Kültürünün Dönüşümü

Seyirci Gözünden Dizi Eleştirileri: İzleme Kültürünün Dönüşümü

Estetik Şiddet: “Çirkin Üvey Kardeş”

Estetik Şiddet: “Çirkin Üvey Kardeş”

“İşe Yarar Bir Şey”Mi?

“İşe Yarar Bir Şey”Mi?

Yönsüzlüğün Sineması: Béla Tarr

Yönsüzlüğün Sineması: Béla Tarr

Die My Love (Geber Aşkım) Detaylı Film İncelemesi

Die My Love (Geber Aşkım) Detaylı Film İncelemesi

Sanatsal Hareketler Dijital Tasarımlar
Irmak Zileli’den Yaşamın İnsanına: Son Bakış Smartphone-style mockup showing a book cover titled 'IRMAK ZİLELİ' with a woman in a teal dress and a white dove, on a black background with a Turkish quote to the right. 1

Irmak Zileli’den Yaşamın İnsanına: Son Bakış

Brain Rot: Dikkat Süremiz Nereye Gitti?  2

Brain Rot: Dikkat Süremiz Nereye Gitti? 

Pentimento: Değişimin Öteki Yüzü 3

Pentimento: Değişimin Öteki Yüzü

Tanrı Olmak ya da Daha İyisi 4

Tanrı Olmak ya da Daha İyisi

Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek 5

Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar? 6

Orlando ve İnsan: Bir İnsan Kaç Hayat Yaşar?

Trecento ve Hacim Duygusu 7

Trecento ve Hacim Duygusu

Haber bülteni

Son Yazılar

  • Irmak Zileli’den Yaşamın İnsanına: Son Bakış
  • Brain Rot: Dikkat Süremiz Nereye Gitti? 
  • Pentimento: Değişimin Öteki Yüzü
  • Tanrı Olmak ya da Daha İyisi
  • Jakob von Gunten Üzerine: Bir Şey Olmaktan Vazgeçmek

Öneriler

Irmak Zileli’den Yaşamın İnsanına: Son Bakış Smartphone-style mockup showing a book cover titled 'IRMAK ZİLELİ' with a woman in a teal dress and a white dove, on a black background with a Turkish quote to the right.

Irmak Zileli’den Yaşamın İnsanına: Son Bakış

Brain Rot: Dikkat Süremiz Nereye Gitti? 

Brain Rot: Dikkat Süremiz Nereye Gitti? 

Pentimento: Değişimin Öteki Yüzü

Pentimento: Değişimin Öteki Yüzü

Tanrı Olmak ya da Daha İyisi

Tanrı Olmak ya da Daha İyisi

  • Kullanıcı Sözleşmesi
  • Bize Ulaşın

©SanatsalHareketler2026