Asıl adı Levon Aslan Torossian olan 1911 Moskova doğumlu Henri Troyat, Ermeni asıllı Rus tarihçi, roman ve biyografi yazarıdır. Eserlerinde Rusya ve Sovyet Devrimi sonrasında ailesiyle birlikte sürgüne gittiği Fransa’nın etkisi sıkça görülür.
1935’te yayımlanan ilk romanı Faux Jour’la (Yalancı Işık) adını duyuran Troyat, yayınevinin ‘Bir Fransız ismiyle yazarsan, daha çok okunursun’ önerisi üzerine Henri Troyat ismini kullanmaya başladı. 1938’de L’Araigne (Ağ) romanıyla Académie Française’in Max Barthou Ödülü’nü ve Goncourt Ödülü’nü kazandı. Her yıl bir roman ve biyografi yayınlayan yazar toplamda 107 esere imza attı. Biyografilerinde Dostoyevski, Gogol, Gorki, Flaubert, Çar Petro, Çehov, Maupassant, Zola, Verlaine, Rasputin gibi isimlere yer verdi. Kahramanlarının çoğunun Rus olmasına karşın Troyat asla Rusya’ya dönmedi ve bunu “Düşlerimdeki kar çok daha beyaz” olarak açıkladı.
Kendini Gerçekleştirme Yolunda İlk Hayal Kırıklığı: Yalancı Işık!
Sorbonne Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Troyat, askerlik yaptığı sırada tamamladığı Yalancı Işık isimli ilk romanıyla insanlığın en temel meselelerinden olan “hayal kırıklığı” üzerine gerçekçi bir dünya inşa etti. Okuruyla kurduğu bağ da, şüphesiz ki çoğu kişinin ilk öğretmeni olan ‘hayal kırıklığı’nı bu kadar gerçekçi ve yalın halde ele alması büyük rol oynamıştı.
Yalancı Işık’ın iki kahramanı vardı: Ortaokul öğrencisi Jean ile babası Guillaume. Babasına sonsuz hayranlık duyan ve sekiz yaşında annesini kaybeden Jean, annesinin ölümünden çok babasının, kendisini teyzesine bırakarak Amerika’ya gidişinden etkilenmişti. Amerika’ya “işlerini takip etmek” için giden babasına yıllar içinde çok daha büyük hayranlık beslemiş ve onu gözünde büyütmüştü. Teyzesinde kaldığı süreç, babasının dönüşünü beklemekten başka bir şey ifade etmemişti. Fakat babasının bir gün çıkagelmesiyle, ilk kahramanının ilk büyük hayal kırıklığı olacağını henüz bilmiyordu.
Kahramanlık ve Hayal Kırıklığı Arasındaki İnce Çizgi
Hayatındaki ilk ve tek kahramanın dönmesi ile babasının giriştiği tüm işleri batırıp, yalancı bir adam olduğunu öğrenmesi aynı döneme denk gelmişti. Jean, önce yoğurt yapımı sonrasında kozmetik gibi pek çok alanda çok bilgisi olduğunu iddia ettiği babasının bilgisizliğini, insanlar karşısındaki kaypak ve yalancı tavrını gördükçe iç dünyasında sürüklendiği boşluğu kabullenemeyecekti en başta. En nihayetinde ise, hacizler ve borçlar karşısında babasını idare etmek adına kendisi de yalan söylemeye başlayacaktı.
Artık babasıyla ilgili hayal kırıklığı bile duymadığı noktada, babası ve yakın dostlarıyla ilgili şöyle diyordu:
Dünyayı olduğu gibi görememek bir ihtiyaçtı onlarda. Anlıyordum bunu. Gelecekteki o muazzam servetlerinin miktarını belki yüzüncü defa hesapladıktan, sefalet içinde yüzerken yanlarından ayrılmayan fakir dostlara bol bol para dağıttıktan, borçlarını ödeyip otomobiller aldıktan, apartmanlar diktirip kapatmalar tuttuktan para babalarının o parlak dağdağalı hayatını yaşadıktan sonradır ki, acı gerçeklere dönmeye razı oluyorlardı.
Dünyayı Olduğu Gibi Görememek İhtiyacı
Troyat’nın Yalancı Işığı’ndan dünyaya baktığımızda dünyayı olduğu gibi görememenin belki de kabullenememenin bir ihtiyaç olabileceğini de düşünüyoruz ister istemez. İnsan kaçmak istediklerinden ne kadar hızla uzaklaşırsa, dünyayı olduğundan farklı görme ihtiyacına da o kadar sıkı sarılıyor belki de.
Daha derin düşünüldüğünde, kendisini küçük bir çocuğunun gözünde kaybolurken gören babanın, onu bu hale getiren hayal kırıklıkları mı daha büyük, Jean’ın tüm dünyasını üzerine kurduğu babasını gerçekten tanımaya başlaması mı? Böyle düşünüldüğünde insanın en temel ihtiyaçlarından biri, hayal kurmak kadar o hayallerin yıkılması olduğunu da görüyoruz.
Bazen yaşanılan hayal kırıklığı, bir yazarın karakterinden çıkıp yanı başımıza oturuveren canlı bir varlık oluveriyor. Aslında yazarın yazdığından bağımsız bir hayal kırıklığına ev sahipliği yapan bilincimizin, kendi dünyayı olduğu gibi görememek sancısıyla baş başa kalışını izliyoruz. Fakat yaşanılan hayal kırıklığı ne kadar büyükse, kendine dönüş ve kendinle karşılaşma da o kadar kuvvetle vuku bulabiliyor.
Kitabın sonunda Jean, babasının yalanlarından duyduğu hayal kırıklığının yerini, ona iyi bir dost olamayışına dair hissettiği üzüntünün aldığını belirtiyor. Belki de bize hayal kırıklığı yaşatan kişilerin, bizim üzerimizde bizden önce, ona karşı ne düşüneceğimiz ya da ne hissedeceğimizi yönlendirmeye çalışmak istemesine ince bir sitemde bulunuyor.
Öyle ki, Jean sonunda babasını olduğu gibi, tüm beceriksizliğiyle, tüm ataleti ve hilekârlığıyla sevmesinin; babasının dileğini yerine getirebilmek için tek yol olduğu gerçeğiyle yüzleşiyor.
Tüm bu yüzleşme Rus karakterlerinden ödün vermeyen Troyat’nın Rusya’ya dönmeyişinin/dönemeyişinin bir özeti gibi göz kırpıyor adeta. “Düşlerimdeki kar çok daha beyaz” derken belki de bir ortaokul genci, Jean kadar cesur olamadığını gizlice anlatıyordu bize.
Kendi babasıyla yaşadığı bu ilk hayal kırıklığının, kendini bulmasında, kalemini güçlendirmesindeki etkisi hayatının diğer alanlarında ne kadar tezahür edebildi bilinmez. Fakat hayal kırıklığı, yüzleşme, kabullenme üçgeninden başarıyla çıkabilen pek çok kişi gibi Troyat’nın da büyük bir yazar oluşunun temelini ‘en yakınından aldığı’ ilk sarsıcı etki oluşturmuştur diyebiliriz.
Öte yandan kendi romanlarıyla birlikte, büyük insanların biyografilerine dair yaptığı çalışmalar da belki de ikinci bir kez hayat bulmasını istediği herkese tanıdığı bir şanstır. Tıpkı babasını anlattığı ilk romanında ona ve haliyle kendine vermek istediği ikinci bir şans gibi. Kendi sürgününü kendi içinde tamamlayabilen dönüşsüz bir kavuşma gibi. Henri Troyat 2007 yılında, 95 yaşında bir Yalancı Işık’ın, gerçek bir ışığa dönüşmesinin canlı bir hikâyesi olarak hayata veda etmiştir.
Kaynakça:
Yılmaz çelik, C. (2009, Nowember) K Dergi
Wikipedia (2019, September)