Sylvia Plath, Amerikalı şair, yazar ve edebiyatçı olarak 20. yüzyılın en önemli edebi kadın figürlerinden biri olarak kabul edilir.
Sylvia Plath Kimdir?
Mücadelelerle dolu bir hayat yaşan Plath, üniversite yıllarında ciddi bir depresyon dönemi geçirmiş ve bu dönem hayatının ilerleyen yıllarında onun sanat anlayışına dair önemli bir nokta olmuş, yazdığı şiirlere de yansımıştır. Plath’ın ergenlik ve gençlik dönemleri Soğuk Savaş dönemine rastlamaktadır. Savaş dönemi çocuğu olduğu düşünüldüğünde benliğinin ve hayat görüşünün de bu tarihsel tanıklarından etkilendiği görülür.
Plath üzerine yapılan feminist incelemeler daha çok şiirlerinde yoğunlaşmıştır. “Babacığım”, “Lady Lazarus”, “Two Sisters Of Persephone” ve “The Jailer” şiirleri bu incelemeler için büyük önem taşımaktadır. Plath, özellikle The Bell Jar (Türkçeye Sırça Fanus olarak çevrilmiştir) ile tanınır. Eserlerinde genellikle kişisel travmalarını, psikolojik zorluklarını, toplumsal baskıları ve kadınlık temasını işleyen Plath, hayatı boyunca ciddi depresyon ve intihar düşünceleriyle mücadele etmiştir. Bu buhranlı döneminde kaleme aldığı eserleri de Plath’ın erkek egemen toplum düzenine karşı bir dışavurum olduğu düşünülür. “Kadın olmak ve yazmak arasında” daima “karmaşık, çelişkili ve çoğu kez de acılı bir ilişki vardır.” (Berktay, 1998, s.7)
Eserlerinde yoğun olarak karanlık ve dramatik imgeleri kullanmış ve bu imgeleri de yaşadığı hayatla ilişkilendirmiştir. Şiirlerinde kullandığı imgelerle confessional poety (itirafçı şiir) akımının da önemli temsilcilerinden biri haline gelmiştir. Plath’ın eserleri karanlık imgelerin yanında feminizm ve kadınların toplumdaki rollerine dair bir bakış açısı ve eleştiri içerir.
Sırça Fanus Eserinin İncelenmesi
Sırça Fanus eserinde kadın imgesi, toplumsal baskılar ve kimlik arayışı ana temalardan birisidir. “Esther Greenwood” adını verdiği ana karakterin içsel dünyasıyla, kendisiyle ve toplumsal normlarla mücadelesi ile kadın olmanın değerini sorgular. Yaşının ve genç bir kadın olmanın gerektirdiği kendini bulma dönemiyle başarı, arzulanma, evlilik ve anne olmak gibi toplumun ona karşı olan beklentileriyle karşılaşır. Esther bu toplumsal baskılardan kendini yerdeki bir çukur gibi hissettiğini söyler. Bu durum kadınları umutsuzluğa iten bir toplumda kadınların isteklerinin çoğu zaman yok sayıldığına dair bir gözlem sunmaktadır.
Eser içinde “kadın olmak” genel olarak baskı ve sınırlamalarla ele alınır. Esther gördüğü dünyada kadınların “standart” rolleri olması gerektiğinin farkına varmasıyla kendinden uzaklaşır. Kadınların toplumda dar bir açıdan tanımlandığını ve bu dar açının sınırlandırma getirmesiyle bireysel özgürlüğün sıfıra indiğini vurgular “Dünyadaki en güzel şey gölge olmalıydı. Gölgenin milyonlarca kımıldayan şekli ve çıkmaz sokakları. Büro çekmecelerimde, dolaplarda, bavullarda hep gölge vardı. Evlerin, ağaçların, taşların altında ve insanların gözlerinin, gülümsemelerinin ardında da gölgeler vardı.” (Plath, 1989, s.152)
Esther’in içinde bulunduğu toplumda cinsel isteğin bastırıldığı, kadınlığın pasifleştirildiği ve genç kızların toplumun beklentilerine koşulsuz şartsız uymaları zorunlu kılındığı durumlarla karşılaşılır. Anne olmak kadının eşine ve topluma karşı görevi olarak, statü kazandığı bir durum olarak görülür. “Bir erkeğin dünyada hiçbir kaygısı yokken, benim başımda, beni hizada tutmak için bir sopa gibi asılı duran bebek konusu var.” (s.231).
Sırça Fanus’ta tema, kimlik sınırlarının ihlal edilmesiyle Plath’in döneminin edebiyat akımı olan postmodernizm ile bu durumu alaycı ve ironik bir biçimde ele alır. Eser, erkeklerin egemen olduğu ve aynı zamanda sebep olduğu kadınların ayrılmış benliğin temsili olarak açıklanabilir. Bu da Amerikan kültürünün ayrılıkçı benlik modelinde kadınlar üzerinde nasıl bir etkili olduğunun ve kadınların yaşamını nasıl etkilediğine dair bilgi edinilmesine yardımcı olur.
“Yaşamımın yıllarını bir yol boyunca sıralanmış, birbirine tellerle bağlı, telefon direkleri gibi hayal ediyordum. Bir, iki, üç… on dokuz telefon direği sayabiliyordum, ama sonra teller boşlukta sallanıyor ve ne kadar çabalarsam çabalayayım, on dokuzuncudan sonra tek bir direk bile göremiyordum.” (Plath, 1989, s.131).
Esther’in ortasında kaldığı bu durum onu ruhsal açıdan daha dibe itmiştir. Kendisini kendi yaş grubu kızlarla karşılaştırmaya başlar ve her bir eylemi, düşüncesi ona eksik gelir. Ve böylece Esther kendini her şeye ve herkese karşı yetersiz hissetmeye başlar. Sonuçta ne steno kullanabilmeyi öğrenmiştir ne de yazarlıkta başarılı olabilmiştir. Esther kendi düşünceleri içerisinde boğulurken arkadaşının tavsiyesiyle psikiyatriye gitmeye başlar.
Doktorun sorduğu “Sorunun ne olduğunu düşündüğünü bana anlatabilir misin?” sorusuyla Esther düşünür. “Sorunun ne olduğunu düşünüyordum? Sanki gerçekte bir sorunum yokmuş da yalnızca ben öyle sanıyormuşum gibi.” (Plath, 1989, s.138).
Esther’in yaşadığı bu kimlik kargaşasının başlıca nedenlerinin kendini başkalarıyla karşılaştırması, yaşadığı toplum, bu toplumda kadına yüklenen görevler ve annesi olduğu görülür. Esther aslında hırslı ve özgür bir kadındır ama başta toplum ve 1950’lerin baskıcı Amerika coğrafyası düşünüldüğünde ve buna erkek egemen bir hayattan bağımsız yaşama isteği de eklenince, hedeflediği dünyanın onun için sadece hayal ürünü olduğu düşüncesi Esther’in kötü bir sürece girmesine önayak olmuştur. Çevresindeki kızların ve annesinin onun için çizdiği yollar ve kendi çizdiği yollar çakışmaktadır. Böylece bu durum Esther’in benliğine de olumsuz bir şekilde yansımış olup onu bir çıkmaza sürüklemiştir. “… başımı yastığın altındaki karanlığa gömüp gece olduğunu düşündüm. Kalksam ne olacaktı sanki. Olmasını beklediğim hiçbir şey yoktu.” (s.125)
Esther ne kadar sabit fikirli ve açık görüşlü bir kadın olsa da çevre faktörünün onun benliğinin şekillenmesindeki yeri açıkça büyük rol oynamaktadır. Bu hususta da psikanalitik bir yaklaşımla Esther’in ego’sunun zayıf olduğu çıkarımı yapılabilir. Fakat bu zayıflık doğuştan gelen bir oluşum değil de zamanla, annesinden ve arkadaşlarından kaynaklı oluşan bir olgudur.
Esther’in bu olumsuz ve karışık ruh hali ele alındığında onun için intihar girişimi aslında annesine ve topluma bir başkaldırı olarak değerlendirilebilir. Hayatındaki başarısızlık silsilesi, romantik ilişkilerindeki güvensizlik ve bağlanamama sorunu, annesinin onun hayatına şekil vermesindeki olumsuz etkileri… Bütün bunlar Esther’i yavaşça kendince bir kurtuluş olan intihara sürükler.
Hayatını böylece başkalarının isteklerine göre şekillendirmek zorunda bırakılmıştır ama Esther’in karakter özellikleri arasında birinin boyunduruğu altına girmek diye bir şey yoktur. Bu yüzden kafasına koyduğu ölümünü kendisi planlamak ister. Saatini, yerini, nasıl olacağı düşüncesi onun için olumlu aşamalardır. Çünkü Esther yaşasa da yaşamada da Paris’te ya da Amerika’da da olsa kendini hep ekşimiş havadaki sırça fanusun içinde buluyordu.
İlk intihar girişiminde kendini asmayı denedi fakat ilmiği her sıkmaya çalıştığında elleri güçsüz kalıyor ve ipi bırakmak zorunda kalıyordu. “O zaman anladım ki bedenimin, kendimi kurtarmak için, en can alıcı saniyede ellerimin gücünü kesmek gibi bir yığın ufak hilesi var, oysa bütün karar bana ait olsa, ölmem bir an meselesiydi.” (Plath, 1989, s.168).
Başarısız intiharı sonrasında annesinden belki de intikam alma isteğiyle bir avuç ilaç içerek bodrum katında kendini öldürmeyi planlar. Ne kadar annesinden nefret etse de ve ileriki yaşamında annesinin onun için istediklerini kabullenmese de hayatında annesinden başka dayanağı yoktur. Bu yüzden ölümden uyanırken bile “Anne!” diye bağırır.
Sylvia Plath’ın Sırça Fanus adlı eseri, bireysel kimliğin, toplum baskısının ve ruhsal çöküşün edebiyattaki en çarpıcı anlatımlarından biridir. Esther Greenwood’un yaşadığı içsel çatışmalar, yalnızca bir bireyin ruh sağlığıyla mücadelesini değil, aynı zamanda 1950’ler Amerika’sının kadına yüklediği sınırlayıcı rollerin de keskin bir eleştirisini sunar. Bu eser, Plath’ın kişisel deneyimlerinden doğmuş olsa da evrensel bir arayışın, varoluşsal sancıların ve kadın olmanın zorluklarının zamansız bir ifadesi haline gelmiştir.