Bir karşılaşma. Bir gecikme. Beklenmeyen bir telefon. Tam çıkmak üzereyken çalan zil. Yola çıkmak ama yön değiştirmek. Bazen sıradan görünen bir an, o ana kadar yaşanmış her şeyi altüst eder. Geride kalanlar bir düzene oturmaz, ama geleceği şekillendiren bir dönüşüm noktası olur. Ve tam da bu anlarda, zihinde şu soru yankılanır: Bu bir rastlantı mıydı, yoksa kader miydi?
Kader dediğimiz şey, belki de o anlara sonradan verdiğimiz anlamın toplamıdır. Ama rastlantı? O daha karışık. Çünkü rastlantı, düzenin dışına düşen ama yine de sanki bir plana hizmet eden olay gibi görünür bazen. “Tesadüf değildi bu,” deriz. Ama aslında bu cümle bile bir anlam yükleme çabasıdır. Çünkü insan, boşluğu sevmez. Nedensizliği, anlamsızlığı, “sadece oldu”yu kabullenmek istemez. Her şey bir yere bağlanmalı, her şeyin bir nedeni, bir işlevi, bir sonucu olmalı. Belki de kader fikri, bu anlam krizinin en eski çözümüdür.
Kader rahatlatıcıdır. Çünkü yükü bizden alır. “Olması gereken oldu” diyebilmek, hem geçmişle barışmak hem de geleceği dizginlemeye çalışmamak demektir. Rastlantı ise başıboşluk hissiyle birlikte gelir. Ne kontrol edilebilir ne de yönlendirilebilir. Ama tam da bu nedenle daha özgürdür. Belki de hayatın en sahici anları, o rastlantı anlarında yaşanır: planlanmamış bir karşılaşmada, yanlış otobüse binilen bir sabahta, yanlışlıkla girilen bir kitapçıda.
Ama mesele şu ki, rastlantı ve kader her zaman birbirinden ayırt edilemez. Bazen rastlantı, geri dönüp baktığında bir düzen gibi görünür. Bazen de kader diye bildiğin şey, aslında bir dizi rastlantının zinciridir. Kimi insanlar için hiçbir şey “tesadüfen” değildir, kimileri içinse hiçbir şey “kader” değildir. Ve belki de bu iki kutup arasında yaşanan o belirsizlik, insanı insan yapan o kırılgan düşünceyi doğurur: “Ya her şeyin bir anlamı yoksa?”
Mesele, her şeyin bir anlamı olup olmamasından çok, bizim ne pahasına olursa olsun o anlamı üretme ihtiyacımızda saklı olabilir. Yani belki de “anlam”, dışarıda duran bir gerçek değil, içeriden yapılan bir eylemdir. Bir şeyin başımıza neden geldiğini düşünmek, aslında o olayın değil, bizim varoluşumuzun merkezine açılan bir boşluğu doldurmaya çalışmak olabilir. Çünkü anlamsızlığa katlanmak, boşlukta kalmayı göze almak, neredeyse varoluşsal bir çıplaklık gibi.
İnsan zihni anlatı kurar. Olayları bir sıraya dizer, neden-sonuç ilişkisi üretir, motifler yaratır, başlangıç ve bitişler bulur. Belki de bu yüzden her şeye “hikâye” gibi bakarız. Rastlantı burada, anlatının düşmanı gibi görünür. Çünkü ne mantığı vardır, ne önceden haber verir. Ama kader de tam bu noktada devreye girer: Rastlantıyı anlamlı kılan şeyin adı kader olur. Yani bir rastlantı ancak bir süre sonra, onu bir yere bağladığımızda kader gibi görünür.
Ama bu bağlam kurma işi tehlikeli de olabilir. Çünkü bazen, gerçekten de hiçbir neden yoktur. İnsanlar ölür, ayrılıklar yaşanır, hayat plansızca dağılır. Ve o zaman, anlam arayışı bir tür cezaya dönüşebilir. “Bunun olmasının nedeni neydi?” sorusu, cevapsız kaldıkça daha da yakıcı hale gelir. Belki de burada durmak gerekir. Rastlantıyı rastlantı olarak, gelişigüzelliği olduğu gibi kabul etmek gerekir. Belki de bazı şeylerin anlamı yoktur, çünkü bir şeyin anlamı olmaması da, kendi başına bir anlamdır.
Rastlantı ve kader… İki kavram da zamanla yarışıyor. Rastlantı o anın hakikatidir; kader ise geriye dönüp bakıldığında uydurulan düzendir. Ve insan, bu iki zaman algısının arasında sıkışır. Bir yandan anlık seçimlerin getirdiği tesadüfleri yaşarken, diğer yandan geçmişin bütününü düzenli bir anlatıya oturtmak ister.
Rastlantıları kader gibi yorumlamak bizi özgürleştirir mi, yoksa kandırır mı? Ya da kader fikrinden vazgeçmek, gerçekten özgürleşmek anlamına mı gelir, yoksa yalnızca rastlantının yükünü omuzlamak mı?