Bazen bazı eşyalar yalnızca kullanılmaz insan onlara tutunur. Eski bir mont, defterin arasına sıkıştırılmış bir sinema bileti, artık çalışmayan bir masa lambası… Belki de asıl mesele, bu nesnelerin bize ait olup olmamasından çok, bizim onlara ne kadar ait hâle geldiğimizdir. Bazen bir eşya, bize kendimiz hakkında uzun süredir duymadığımız bir şey fısıldar: “sen bir dönem böyleydin.”
Tüketim toplumu dediğimiz şeyin en yanıltıcı tarafı, bizi yalnızca “sahip olan” bireyler olarak konumlandırmasıdır. Oysa durum çoğu zaman tersidir. Nesneler bizi şekillendirir. Hatta zamanla bize kimlik verir. Üzerimize giydiğimiz markalar, evimize aldığımız koltuk, kitaplığımıza dizdiğimiz kitaplar… Bunların hepsi yalnızca bizim seçimimiz değildir bir yandan da bizi kuran, biçimlendiren şeylerdir. Ve çoğu zaman bu bağlar, yalnızca işlevsel değildir. Duygusaldır, hatta varoluşsaldır.
Bir kupayı sadece çay içmek için kullanmazsın. O kupayı sana doğum gününde biri almıştır, o yüzden bardak kırıldığında biraz da sen dağılır gibi hissedersin. Ya da çocukken izlediğin çizgi film karakteri basılı bir tişörtü, sırf “o eski sen”i hatırlattığı için yıllarca giyemez hâlde bile saklarsın. Burada eşya, yalnızca bir nesne değil bir zamanın, bir ruh hâlinin, bir duygunun taşıyıcısı olur. Hafızayla eşyalar arasındaki bu bağ, tüketimin salt ekonomiyle açıklanamayacağını gösterir.
Ama işin paradoksu da burada başlıyor. Tüketim kültürü, tam da bu duygusal bağları kullanır. Eşyalara yüklediğimiz anlamlar, pazarlama stratejilerine dönüşür. “Bu parfümle artık başka biri olabilirsin,” der reklam. “Bu koltukla daha dingin bir hayatın olacak.” Tüketici, bir ürün almaz, bir kimlik, bir yaşam biçimi satın alır. Ve işte o anda, sadece biz eşyalara değil, eşyalar da bize sahip olur.
Bu sahiplik ilişkisi zamanla alışkanlığa, ardından bağımlılığa dönüşür. Eşya eksikliği değil, eşya üzerinden tanımlanamama hissi ağır basar. Sanki yeni bir şey almazsak, biz de yenilenemeyecekmişiz gibi. Oysa hiçbir eşya, bizi başka biri yapmaz. Sadece var olanı süsler. Ama süslerken üzerini de örtebilir.
Ama her bağ, bir noktadan sonra ağırlaşır. Özellikle de eşya üzerinden kurulanlar. Çünkü bu nesneler yalnızca geçmişin değil, çoğu zaman çözülememiş duyguların da taşıyıcısıdır. Bir kutuda sakladığın mektuplar, artık var olmayan bir ilişkiyi değil o ilişkiyi hiç bitirmemiş gibi hissetmeni sağlar. Eskimiş bir çanta, onu aldığın günkü heyecanı değil artık o heyecanı duyamadığın gerçeği hatırlatır. Eşyalar sessizdir, ama içimizde yankı bulan çok şey söylerler.
Zihinsel yük, çoğu zaman fiziksel olanla iç içe geçmiştir. Dağınık bir masa, ertelenmiş düşünceleri tıka basa dolu bir çekmece, bastırılmış anıları temsil edebilir. Bazen sadeleşme arzusu yalnızca estetik bir seçim değil, bir “unutma isteği”dir. O fazla tabak seti, asla gerçekleşmeyen misafirlik hayallerini anlatır. Belki de bu yüzden son yıllarda “minimalizm” yalnızca bir yaşam tarzı değil, bir duygusal detoks yöntemi olarak da yeniden doğdu. Eşyaları azaltmak, zihni boşaltmanın bir yolu hâline geldi. Ne kadar az nesne, o kadar az geçmiş, o kadar az yük.
Ancak bu da tek taraflı değil. Çünkü bazı insanlar için eşyalar, aidiyet duygusunu sağlar. Kendi evi olmayan birinin bir bardağa duyduğu bağlılık, bu yüzden fazladır. Göçebe ruhlar için bir kitap, bir kutu, bir fotoğraf, kök salamadıkları toprakların yerine geçer. O yüzden eşya, yalnızca tüketimle değil, aidiyetle de ilgilidir. Onu atmak değil, atamamak belirler duygusal yoğunluğu.
Ve modern insan, belki de en çok burada sıkışır. Tüketmeden var olamamak ile eşyaya dönüşmek arasında bir yerde. Kendini tanımlamak için nesnelere ihtiyaç duymakla, onlara teslim olmak arasında. Artık kim olduğumuz, neye sahip olduğumuzdan bağımsız değil. Ama belki de asıl özgürlük, sahip olduklarımızla kurduğumuz ilişkiyi sorgulamakla başlar.