Never Let Me Go
Kazuo Ishiguro’nun 2005 tarihli romanı Never Let Me Go, içe dönük büyüme hikâyesi gibi başlasa da, zamanla okuru derin bir etik sorunsala ve varoluşsal bir sessizliğe doğru sürüklüyor. Bazı kitaplar okurken hiç çığlık atmazlar ama içimizde bir yeri sessizce çökertebilirler. Never Let Me Go böyle bir roman.
İlk sayfalarda masum bir çocukluk hikâyesi gibi başlıyor. İngiltere kırsalında, yatılı bir okulda geçen anılar, dostluklar, küçük kıskançlıklar… Ama okura, bir şeylerin yerli yerinde olmadığını hemen hissettiriyor. Bu okul, bu arkadaşlıklar, bu hayat; hepsi fazla kontrollü, fazla uslu. Yazının devamı spoiler içermektedir.
Never Let Me Go ne anlatıyor?
Hikâyenin başkahramanı Kathy H., İngiltere kırsalındaki Hailsham adlı yatılı bir okulda geçen çocukluk anılarını ve bu anıların gölgesinde şekillenen yetişkinliğini anlatır. Ancak roman ilerledikçe, bu okulun aslında bir klon yetiştirme merkezine, çocukların ise organ bağışçısı olarak programlanmış bireylere dönüştürülmek üzere hazırlandığı bir distopyaya tanıklık ederiz.
Ve asıl sarsıcı olan şey şu: Hiçbir karakter bu durumu sorgulamaz. İsyan yok, kaçış yok. Sadece kabullenilmiş bir kader, usulca akan bir yaşam ve ne zaman başlayacağı belli olmayan bir veda.
İnsan Olmak Ne Zaman Başlar?
Kathy, Tommy ve Ruth… Onlar sadece klon değil. Hayal kırıklığına uğrayan, aşık olan, hata yapan, düşünen gençler. Ama çevrelerindeki toplum onları yalnızca “bağışçı” olarak görüyor. Romanda bu karakterlerin insanlıklarını ispatlamak için gösterdikleri çaba, sanat yapmak, dans etmek, aşık olmak , aslında onların “var olma haklarını” savunmaya çalıştıkları bir sessiz mücadele gibi.
Kathy’nin bir anısı aslında bunun iyi bir özeti: Bir gün sınıfta resim yaptıklarında, öğretmenleri onların yaptığı çizimlere şaşkınlıkla bakar. Çocuklar sanatın ne anlama geldiğini bile bilmezken, içlerinden gelen bir dürtüyle üretmektedirler. Bu kısım, onların “sıradan” insanlar kadar derin duygulara ve ifadelere sahip olduğunu ima eder. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.
Hatırlamak Bir Direniş midir?
Kathy, yetişkinliğinde artık bir “bakıcı” olduğunda, geçmişi tekrar tekrar hatırlar.
Çocukluğunu, Tommy ile yaşadığı kırgınlıkları, Ruth’un araya girmesini, bir sandalyenin üzerindeki dansını… Her ayrıntıyı. Bu anılar, hem onun kim olduğunu korur hem de onu içten içe yok eder.
Roman boyunca asıl direniş, yüksek sesle değil, hatırlama eyleminin kendisi ile yapılmaktadır. Hatırlamak, hiçbir şeyi değiştirmez belki ama olanın izini silinmemiş kılar.
Kathy, bu anılarla yaşar ve her birini okura anlatırken, adeta bir gün birinin onları anlamasını umar gibi yazıya döker.
Aşk, Umut ve Zaten Kaybedilmiş Bir Gelecek
Tommy ile Kathy arasında zamanla gelişen ilişki, sevginin bir kanıta dönüşmesini temsil eder. İkisi, “birbirini seven klonların bağışlanma hakkı kazanabileceğine” dair söylentilere tutunurlar. Bu, onların hikâyesinde en gerçekçi olan umuttur, çünkü sadece söylentiden ibarettir.
Roman bu noktada son derece dokunaklıdır:
Sevgi bir kurtuluş değil, sadece daha nazik bir veda olasılığıdır.
İnsanlar gibi hissediyor olmaları, onlar için bir ayrıcalık getirmez. Sadece daha fazla acı hissetmelerine neden olur.
Sessizliği Kabul Etmek mi, Anlatmak mı?
Never Let Me Go, kıyameti bağırarak anlatan bir roman değil.
Tam tersine, son derece sakin, sade ve duygusal. Ama bu sadeliğin içinde öyle büyük bir kayıp, öyle derin bir soru vardır ki:
Birinin sana asla veda etmeyeceğini bilmek, seni hayatta tutar mı?
Ishiguro, karakterlerini kahraman yapmaz. Onlara bir çıkış sunmaz.
Ama okura şu görevi verir: Bu hikâyeyi hatırla. Onlar ses çıkaramadıysa, sen duyur.
KAYNAKÇA
Ishiguro, Kazuo. Beni Asla Bırakma Çev. Mine Haydaroğlu, Yapı Kredi Yayınları