Fatma Aliye Topuz
Fatma Aliye, 19. yüzyılın önemli devlet adamlarından, tarihçi, hukukçu, eğitimci Ahmet Cevdet Paşa ile Adviye Rabia Hanım’ın kızı olarak İstanbul’da dünyaya geldi. Eğitime önem veren bir Osmanlı paşasının çocuğu olarak iyi bir eğitim aldı.
İlk Kadın Romancı Kişiliğinden Önce Fatma Aliye
Doğduğu dönemde Osmanlı İmparatorluğu modernleşme yolunda önemli adımlar atıyor, Tanzimat’ın ilk kuşağı artık kök salmaya başlıyordu. Modernleşme hareketiyle birlikte basımevlerinin sayısı arttı; gazete okuyan kadınların çoğaldığı, din dışı konulara ilginin yükseldiği, okuma alışkanlığının yaygınlaşıp dünyevileştiği gözlemlendi. Bu süreçte çevirmenlik de gelişmeye başladı.
Dönemin aydınları toplumsal sorunlara gelenekçi, reformcu veya Batıcı kimliklerle eğiliyor; sisteme farklı alanlardan eleştiriler getiriyor, Batı etkisinin artışıyla gözlemlerini derinleştiriyordu. İlerleyen yıllarda ekonomik baskılar, Birinci Balkan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı’nın zorluklarıyla birlikte kadınlar evlerinden çıkarak kamusal alanda görünür olmaya başladı. II. Meşrutiyet döneminde kadın hareketinin merkezi İstanbul oldu.
Kız çocuklarının eğitim alması öncelikle üst sınıftan, kültürlü ve zengin ailelerin çocuklarına özgüydü. Üst sınıf bir ailenin kızı olan Fatma Aliye de yaşıt hemcinslerinden farklı olarak kendini entelektüel anlamda geliştirmiş, kitaplara olan sevgisini daha çocukken göstermişti.
Faik Bey ile Evliliği ve Sonrası
Fatma Aliye 17 yaşına geldiğinde Plevne Savunması’nda Osmanlı birliklerinin komutanlığını yapan Osman Paşa’nın yeğeni Faik Bey ile evlendi ve bu evliliğinden dört tane kızı dünyaya geldi. Bu aşk evliliği değildi; Fatma Aliye’nin hem kafa yapısı hem de felsefe ve edebiyat bilgisi eşi Faik Bey’le uyuşmamıştı. Üstelik Faik Bey Fransızca öğrenmesini ve yazmasını engelledi. Zaten Faik Bey’in Fransızca bilgisi Fatma Aliye Hanım’ınki kadar iyi değildi ve askeri okulda öğrendiği Fransızcasını ilerletemedi.
Evliliğinin ilk 10 yılında ancak eşinden gizli olarak kitap okuyabilen Fatma Aliye Hanım, eşi Faik Bey’in zaman içerisinde kadınlara ve kadınların haklarına olan görüşlerinin yavaş yavaş değişmesiyle eşinin izniyle tercümeler yapmaya, hatta Faik Bey ile beraber kitap okumaya başladı. İşte bu beraber kitap okudukları zamanın birinde George Ohnet’in Fransızca “Volonte” romanını okur ve çok beğenirler. Fatma Aliye romanı çevirir ve babasıyla Faik Bey’in iznini almasının ardından Ahmet Mithat Efendi’nin sahibi olduğu Tercüman-ı Hakikat Gazetesi’nde tefrika halinde yayımlatır. Dönemin kadın yazarlara karşı bakış açısını çok iyi bildiğinden “Bir Kadın” mahlasını kullanır ve yayın dünyasına adımını atmış olur.
Levayih-i Hayat
Levâyih-i Hayat, Türkçeye Hayattan Sahneler olarak çevrilmiştir. Aslında Arapça bir söz öbeği olan bu ifade, motamot çevrildiğinde Hayattan Sayfalar anlamına gelmektedir. Adı kadar realist olan bu eser, Senem Timuroğlu’nun kitabın sunuşunda anlattığı gibi kadınlar arası kız kardeşlik bağına, dayanışmanın izine, Osmanlı kadınlarının gözünden aşk ve evlilik sorunsalına ışık tutar. Kitap, beş tane kadının birbirlerine gönderdikleri mektuplardan oluşur. Mektuplarda evlilik, aşk, kadın-erkek ilişkileri hakkında düşündürücü yazılar yazan bu beş kadın okuyucuya evlilik kurumuna karşı geleneksel bakış açısını sorgulatır. Kadınların adı Fehame, Mehabe, Sabahat, Nebahat ve İtimat’tır.
Yazarımızın karakterlerine bu adları vermesi bence hiç de tesadüfi değildir: İsimlerin hepsi Arapça kökenlidir. Fehame (فخامة) “ululuk, görkem, yücelik”, Mehabe (مهابة) “heybet”, Sabahat (صباحت) “güzellik”, Nebahat (نبهات) “şan ve onur” ve İtimat (اعتماد) “güven” anlamına gelir. Geleneksel cinsiyetçi yaklaşımlarda ise kadın namusuyla yücelen, kocası dışındaki erkeklere karşı heybetini koruyan, güzel mi güzel, şanlı ve onurludur. Yani aslında Fatma Aliye adeta adlarının epitomu olan bu kadınlara öyle mâkus kaderler tayin etmiştir ki insana okurken kadından beklenen bu özelliklerin gerçekten de mutlu evlilikte gerekli olup olmadığını sorgulatır.
Fehame ve Mehabe yetim ve öksüz büyümüş üç kardeşten ikisidir. Mehabe kardeşinden önce evlenmiş, kardeşi de yanlarında kaldıkları babaannesinden eziyet görmüştür. Fehame kocası için bir yol arkadaşı olmaktan ziyade bu yolda onu yavaşlatıcı bir tümsek olma beklentisiyle evlendirilmiştir. Cefakâr, fedakâr, çocuklarını korumak için kocasından dayak yiyen ve kocasının ailesiyle problemler yaşayan Fehame, kitapta Mehabe’ye yazdığı mektupta hayata karşı isyan eder. Mehabe ise kardeşinin aksine hayata optimistik bakan, yeniliklere kolay adapte olan bir ev hanımıdır ve Fehame gibi maddi zorluklar yaşamaz; bu yüzden de Fehame’nin dertlerini tam olarak anlayamaz. İnsanın sevmediği bir adamla neden evlendiğini sorgular. Tabii o sırada Fehame de çocuklarının geleceğini nasıl güvence altına alacağını düşünür. Fehame ve Mehabe’nin mektupları bir evlilikte olması gereken şeylerin olmaması durumunda yaşananları karşılaştırıcı bir şekilde ortaya serer.
“… Bizim evlilikteyse, oğullarını eve bağlamak için bir gelin aranılmıyor muydu? Aile halkını nice kahırlarla üzen, evinden uzaklaşarak iğrençlik ve eğlence çirkefinde yüzen bir adamı evine çekmeye, geleceğini birkaç bin kuruşluk düğün masraflarıyla satın aldıkları bir zavallının masum tavırları ve halleri ve temiz kalbi yeterli midir?..”
Diğer iki karakter, İtimat ve Nebahat ise bekârdır ve mektuplaşmalarında bekârlık, hayal-gerçek çatışması ve sevginin değerinden bahseder. İtimat, abisi ve yengesinin yanında yaşayan bekâr bir kadındır. Yaşıtı birçok genç kız gibi evlenmek ister fakat evlenmek istemesinin asıl nedeni abisinin evinde daha fazla “yük” olmamaktır. Çalışma hayatına girmek, sosyal normlardan dolayı o dönemlerde kadınlar için pek de mümkün olmadığından, ailesinden yüklü bir mirasa sahip olmayan bir kadının ev ahalisine “yük” olmamak için tek yolu evlenmektir. Nitekim evlendikten sonra da genelde aşk evliliği yapılmadığından o kadın, yük olmamak için başvurabileceği bu tek çözüm yolunda başkalarının yükünü taşımaktan bîtap düşer. İşte İtimat okuyuculara, zamanında bir kadının tek seçeneğinin evlenmek olduğunu acı bir şekilde gösterir.
“… Benim için ‘evlenmeyeceğim’ demek ‘beni sonsuza kadar siz besleyiniz’ demektir. Babam, annem olsa ne âlâ! Fakat bir erkek kardeşe bunu söylemek nasıl olur?”
Bu satırları okurken aklıma Virginia Woolf’un ünlü eseri “Kendine Ait Bir Oda”da yazdığı şu satırlar geldi ve coğrafya, din, dil, ırk vb. hiçbir şey fark etmeksizin bütün kadınlar için ne kadar geçerli olduğu bir kez daha zihnimde yankılandı:
“Bir kadının parası ve kendine ait bir odası olmalı.”
Kaynakça:
Gezer Baylı, G. (2018). Osmanlı’da Kadının Uyanışı: Fatma Aliye Hanım. Cedrus, 6, 597–611.
Fatma Aliye. (2025). Levâyih-i Hayat (Hayattan Sahneler). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.