Sam Esmail’in Dünyayı Ardında Bırak filmi, 8 Aralık’da Netflix platformu üzerinden yayınlanmaya başladı. Açıkçası projenin gerçekleşeceğini duyduğumdan beri büyük bir beklenti içerisindeydim. Filmi izlememle de bu beklentim iyi bir şekilde karşılandı diyebilirim. Prömiyerini AFI festivalinde yapan film, Rumaan Alam’ın aynı adlı romanına dayanıyor.
Dünyayı Ardında Bırak Film Konusu
Sam Esmail’in genel olarak tarzını ve hikayelerini anlatım biçimini beğeniyorum. Özellikle Mr. Robot dizisinin genel atmosferine yaydığı; insanın var oluşuna dair sorgulamalar, belirsiz dünya düzeni, sistem eleştirisi, bireysel farklılıklarımızın ötesinde insanı ele alma biçimi zaten bunu dert edinen insanların ortak söylemlerinden oluşan bir dil gibi… Bu filmi de yine böyle bir atmosfer ve anlatım biçimine sahip. Düşündürücü unsurlar ve fikir çatışmaları ile örülü.

Julia Roberts’ın Amanda rolü ile bir anneyi canlandırdığı, Ethan Hawke’ı Clay rolünde bir baba figüründe gördüğümüz filmde, karşımıza dört kişilik bir aile çıkıyor. Rose ve Archie adında iki çocukları olan bu aile, Amanda’nın süpriz tatil planı ile bir yolculuğa başlıyor. Filmin ilk anlarından itibaren Amanda’nın insanın doğasına ilişkin bakış açısını da görüyoruz. “İnsanlardan nefret ediyorum” diyor Amanda. Yaşadığı kentin hızı gibi Amanda’nın ruhu da aslında insanlığa olan umutsuzluğu ile sürükleniyor. Avagard olanı gerçekliğin içerisine başarılı bir şekilde eklemliyor Sam Esmail. Kamera açıları ve müzikleri ile film, başlangıçtan son ana dek seyirciyi psikolojik gerilim unsurları ile sarıyor.

Gizemli Yolculuk
Küçük kızları Rose, yolculuk boyunca Friends dizisini izliyor. Friends bir çok izleyici için hayatında önemli yer edinmiş dizilerden biri. Karakterleri, dönemsizliği ve hissettirdikleri ile seyircide bu deneyime ortak olma hissi yaratmayı başarmış özel bir iş. Bunun bir çocuğun bakış açısından görmemiz ve film boyunca bir tokat gibi yüzümüze çarpması filmi ekstra anlamlı kılıyor. Burada Friends yerine başka bir film, başka bir kavram da olabilirdi. Temsil ettiği anlam açısından önem taşıyor.

İkilem
Çıktıkları bu tatilde ilk olarak devasa bir petrol tankerinin sahile vurması ile olayların seyri değişiyor. Bir şey var bir şey oluyor ancak ne olduğunu hiç kimse bilmiyor. Bu belirsiz gerilimin, hem senaryo hem oyunculuk anlamında seyirciyi belirli bir noktaya taşıma hali oldukça başarılı. Dünyayı Ardında Bırak filminin, en önemli dinamiği bu diyebiliriz. ”Bir şey olacak ama mesele bu değil çünkü zaten biliyorsunuz” diyor adeta Sam Esmail…

Siber Saldırı
Wi-Fi çalışmıyor, cep telefonları çekmiyor, televizyonda sinyal yok ve ansızın gelen ev sahipleri ile gerilim artıyor. Kendisine GH (Mahershala Ali) adını veren takım elbiseli bir adam ve kızı olduğunu belirttiği Ruth ile evin sahibi olduklarını söyleyerek, ailenin kapısını çalıyor. Bir elektrik kesintisi olduğunu söyleyen baba ve kız geceyi evlerinde geçirmek istiyorlar. Tabii ki Amanda bu duruma oldukça temkinli ve kendi içinde bir ön yargı ile yaklaşıyor. Ancak sonuç olarak bu baba ve kız geceyi burada geçiriyorlar. Karakterler seyirci ile bağ kuracak şekilde dizayn edilmemiş. Bunun bilinçli bir seçim olduğu çok belli. Elbette bir bağ var ancak genel olarak daha sembolik figürler olarak karşımızdalar.

Bilinmezlik
Post apokaliptik filmler genel olarak seyirciyi etkisi altına alma potansiyeli yüksek filmler. İnsanın var oluşundan bu yana süregelen bilme arzusu, bilinemez olana ulaşma ve cevapları çözebilme arzusu filmin kıyamet anlatısı üzerinden genele de yaydığı bir atmosferi barındırıyor.

Karakterlerin yaşadıkları durum ve hayata bakış tarzları olarak kendi içlerinde sıkışıp kalmaları, bu seçimlerin onları güvenli alanlarında tutarken aynı zamanda zor durumda kalmalarına da sebep oluyor. Özellikle filmin genel olay örgüsü de bu noktada ilerliyor. Karakterlerin yaşadığı bu sıkışıp kalma mevzusunu ve her birinin kendi içindeki ”kıyamet” deneyiminin aktarılışını yüzeysel buldum. Çünkü orada çok fazla malzeme var ve filmin hikayesi de buna çok hizmet ediyor.
Bütünün Parçaları
Sam Esmail’in projelerinde kullandığı holistik dili seviyorum. Hem karakter seçimi hem onlara yüklediği sembolik anlamlar hem de doğa ile insan arasındaki bütünlüğü göstermesi açısından önem taşıyor. Tüm bu kaotik atmosferin içerisine ırkçılık meselesini de yine dahil ediyor.
Siber saldırı altında kalan dünya, rotasını kaybederek yere çarpan uçaklar, hayvan hareketliliği, gökten yağan kağıt parçaları, sahile vuran cesetler, sürücüsüz teslaların saçtığı felaket ile insanlık büyük bir yıkımın ortasındadır. Bu filmle ilgili eleştirilere bakarken ”büyük bir kırılma anının olmadığı ve bunun eleştirildiğini” okudum çok fazla. Evet sunmuyor, bunun da hikayenin akışı içerisinde bilinçli bir tercih olduğu çok belli.
Canavarı ortaya çıkarmak için çünkü çok fazla malzeme var; ırkçılık meselesine sadece dokunarak ilerliyor, bu saldırının altında aynı evde kalan insanların yıkıcı bir olayını görmüyoruz, maruz kalınan radyasyon ana karakterlerden birini öldürmüyor, ansızın bir hayvan karşınıza çıksa da bu hayvan insana saldırmıyor, elinde silah olan ve sizi tehdit eden biri olsa da o silah patlamıyor gibi gibi… Bu normalde çok rahat olabilirdi. Ancak bu noktada şöyle bir şey yere varıyoruz; ” yeterince şey oldu ve oluyor siz göremiyorsunuz, daha fazlasına gerek yoktu.” demek gibi… Düşen uçaklar, cesetler, patlayan bombalar… Kırılma anı komple insanın doğasındaki çaresizlik gibi. Bu açıdan alışılmışın dışında olması benim hoşuma gitti. Bu felaketin ortasında, filmin kompozisyonlarının bu kadar kusursuz olması, hikayenin anlatısını biraz dağıtsa da sorun teşkil etmiyor.
Dijitalleşen Dünya
Film dijitalleşen dünyanın hem bu dijitalleşme altında ne kadar hayatımıza sızdığını, hem de bu dijitalleşmenin, saldırılara çok açık olduğunu vurgulayarak gelecekte yaşanabilecek olası senaryoları da gözler önüne seriyor. Bu açıdan romanı oldukça yaratıcı buldum.

Filme dönecek olursak oyunculukların başarısı filmi taşıyan temel noktalardan. Karakterlerin birbiri ile olan ilişki ağını gördüğümüz ana noktalardan biri Archie’nin hastaldığı ve Ruth’un kaybolduğu kısım. Esmail’in, söyleyecek çok fazla ”sözü” olduğunu net bir şekilde film boyunca hissediyoruz, mesele ettiği konuları çarpıcı anlatımı ile deneyimliyoruz ama bunun belki de filmde eksikliğe yol açan kısmı, bu sesin tek bir sesten türemesi yerine bunun renklere ayrılması, karakterler ile başka bir sese dönüşmesi gerektiği. Romandan uyarlanmış olması da elbette buna yol açıyor olabilir. Bu açıdan karakterlerin ”kıyameti” deneyimleme süreci meselesini tekrar gündeme getiriyor. Bu kısmın biraz eksik kaldığını düşünüyorum.
Dünyayı Ardında Bırakır mısın?
Arthouse filmlerin en önemli ortak noktalarından biri sizi gideceğiniz yere taşıması ve sonrasında kendiniz ile bırakarak tekrar aslında filme başlatmasıdır. Bu artık ana akım filmlerde de sıklıkla kullanılmaya başlandı ve Dünyayı Ardında Bırak filmi için de bu söz konusu; bütün gizemi, psikolojik gerilimi ile gelinen son nokta kimi izleyici için yeterli bir cevap olmayacaktır. Benim için beklediğim bir finaldi. Yeterli buldum, daha fazlasına gerek duymadım ve akışı çok sevdim. Bu tarz filmler izlemeyi sevenler için iyi bir tercih olacaktır. Romanı da mutlaka okumanızı tavsiye ederim. İyi seyirler dileriz.

Yazar
Özge Acu