Görselin tüm hakları Sanatsal Hareketler'e aittir.
Sen şimdi dur orada, tamam mı? Sıcak bir şeyler getireyim. Süt ısıtayım, seversin değil mi? Seversin ya, tabii severiz. Ballı hem de. Bendeki de soru. Yorgun musun? Uzat ayaklarını, ablacım. Ablacım ne kızım, salak mısın? Yok, “annecim” de bir de.
Uzat ayaklarını, güzelim. Televizyonu da açayım sana. Çizgi film buluruz.
Gerçi şimdi senin sevdiklerinden yoktur ama… aa dur, YouTube’dan açarım ben şimdi Şeker Kız Candy’yi. Kızım, orada sevdiği çocuk attan düşüyor ya, Anthony… aynı travmayı bir daha mı yaşayacaksınız? En iyisi Ay Savaşçıları, onda travma mravma yok.
Hah, çıkar ceketini şöyle.Yerleş iyice, geliyorum ben, güzelim. “Güzelim” iyi… hiç söylenmemişti ne de olsa. Şimdi söylemek, iyi gelir.
Nasıl geldi ki bu kız böyle? “Çocukluğa in,” dedi terapist ama gidip de getir demedi ya kolundan. Bir derdi mi var acaba? Ay, kesin bir şey oldu. Evden mi kaçtı acaba — en kötüsü! Ben bile o kadarına cesaret edememiştim. E bu da ben ya zaten… içerideki.
Ay, imdat! Deliriyorum, yetişin!
Vardır bir derdi, kesin de nasıl konuştursam? Resim filan mı çizdirsem, oyun terapisindeki gibi… Hiç sıkmadan, alttan alta sora da bilirim annemi, babamı. Dur bakalım, nasıl hissediyormuş evde abileriyle. Onlar da kesin kızın canını sıkıyorlardır, eşkıyalar.
Küçüğü de yeni doğmuş olsa gerek… evde yüzüne bakan yoktur ki şimdi bu cancağızın.
Bana mı seslendi o? Evet, evet… bir şey diyor. “Sesini açar mıymışım biraz?” Ah, açarım be kızım, sen yeter ki benden bir şey iste. Ben sana kul köle olurum be.
E şimdi niye olmuyorsun kendine o zaman, akılsız Çiçek? Şimdi kendinden bir gram umudun yok ama… Koltuğa da serildi iyice, uyudu uyuyacak. Ne derdin var be kızım omuzlarında, neye yoruldun bu kadar?
Biraz duyulamama… biraz da takdir görmeme. Üstüne bir de yeni doğan kardeşle evin ikinci anne durumuna geçmesi… E, daha ne olsun değil mi?
Ilık sütle çikolata parçacıklı kurabiye geldi. “Kalk, güzelim,” deyince nasıl da mutlu oldu ama… İşte seni sevindirmek bu kadar kolaydı be, Çiçek. Sonra şarkının da dediği gibi: Büyüdük ve kirlendi dünya.
Acıkmış da belli. Nasıl hızlı hızlı yedi! Hâlâ da yavaşlamayı öğrenemedik ya yemek yerken… olsun.
Evi soruyorum da, hiç oralı olmuyor. Gözünü Sailor Venus’ten ayırmadan, “benim de en sevdiğim buydu” diye gereksiz bir açıklama yapıyorum. Sanki farklı biriymişiz gibi. Sahi, ne zaman ayrıldım ben bu kızdan? Ne zaman bıraktım saçını okşamayı, sırtını sıvazlamayı?
“Çok sıcak, biraz üfler misin?” sesiyle kendime geliyorum düşüncelerimden.
Üflemem mi be kızım… Senin içini yakacaklar da yine kendi elinden tutup kalkacaksın.
Ben senin sütünü mü ılıtamayacağım, güzel gözlüm? Senin ayağına taş değmesin.
Telefonun titreme sesi mi o içeriden?
Evet, evet… zangır zangır mutfak tezgâhından geliyor.
Abimmiş. İş? Ne oldu ki, bu saatte aramazdı beni diye açıyorum.
“Çiçek, annem diyor… annem…” diyor ama ben zır zır zır başka bir ses duyuyorum.
“Bir sus be sen de, abim, bir şey diyecek oluyorum,” demek istiyorum; susmuyor ama.
Zınk zınk başımda çalıp duruyor. Mecbur, “neyse, kapatacağım artık,” diye aranırken görüyorum saatin dijital ekranını.
O zaman anlıyorum gördüklerimin hepsinin saçmalık değil, sadece bir rüya olduğunu.
Gözlerim, dün gece uyumadan tırtıkladığım çikolata parçacıklı kurabiye kırıntılarına takılmışken… Nasıl da sahiciydi oysa, sanki girip içeri baksam oracıkta bulurmuşum gibi.
O zaman anlıyorum, annemin öldüğü yaştaki kızın gelip kanepeme serildiğini.
Abim kapatmasaydı vereceği o kaza haberini. Halbuki bana kimseler o haberi telefonda dememişti. O zaman anlıyorum o küçük kızın bana niye geldiğini.
Keşke bir sarılabilseydim gitmeden, sıkıca… ama olsun.
En azından bir yuva verdim, kısa süreliğine de olsa.
İnsan dönüp kendine bile yuva olabilir miymiş?
Bak, oluyormuş be, Çiçek.
Oluyormuş…
Daha fazla kreatif üretim alanı içerikleri için deneysel kategorisini ziyaret edebilirsiniz.