Geçtiğimiz günlerde Cannes Film Festivali’nde Die, My Love filminin ilk gösterimi yapıldı. Tabii ki bu kadar sükse yapmasında başrol oyuncularının; Jennifer Lawrence ve Robert Pattinson olmasının da etkisi büyük. Kırmızı halıda bu kadar başarılı, güzel, bol mücevherli oyuncularla açılış yapınca ister istemez büyük bir beklentiye giriyoruz.
Baştan belirtmeliyim ki, bu yazı maalesef bir film eleştirisi olmayacak çünkü filmi henüz izleyemedim. Filmden önce, aslında uyarlandığı kitaba bir bakmak ve eğer kitap kadar çarpıcı çekilebildiyse hakkını da vermek gerekir.
Türkçeye orijinal adına bağlı kalarak Geber Aşkım ismiyle çevrilen bu roman, Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in edebiyattaki ilk yapıtı. Harwicz, yalnızca roman yazarı değil; aynı zamanda senarist, oyun yazarı ve belgesel yapımcısı kimlikleriyle de çok yönlü bir sanatçı. Paris’te sahne sanatları eğitimi almış, ardından karşılaştırmalı edebiyat alanında yüksek lisans yapmıştır.
Kitabın Konusu
Kitabı özetle: anne olduktan sonra yaşadığı çıkmazla boşluğa düşen ve kendini psikolojik anlamda kaybeden bir annenin hikâyesi olarak tanımlayabiliriz. Buradan bakınca her şey normal ve öngörülebilir gibi görünse de kitabı okurken bazı bölümlerde bebeğine bile zarar verecek durumları engellememesi ya da kendine zarar vermesi, kitabı olağan bir kurgudan psikolojik bir esere çeviriyor. İşte bu da yukarıda bahsettiğim özeti sanırım taraflı kılıyor. Ama bu taraflılık, nereden baktığımıza bağlı olarak değişir. Anne olduktan sonra “postpartum” denilen lohusa depresyonunu yaşamış bir kadının hissettikleriyle, yaşamayan bir kadının anneliği tabii ki aynı olmayacaktır. Bir kadın için “Bu da mı olur yahu!” diye tahammül edilemez gelen kısımlar, başka biri için anlaşılabilir olabilir.
Annelik Tabuları
Kitap, aslında annelik kutsallığının tabularını yıkmayı amaçlıyor ve bence başarıyor da. Annelikten hoşlanmamanın, ondan nefret etmenin, eski çocuksuz hayatını özlemenin de var olduğunu ve hatta bunu hisseden kadınları normalleştirmemiz gerektiğini bizlere sunuyor.
Kitabın bir bölümünde şöyle bir pasaj var; belki bunu aktarmak, demek istediklerimi daha net bir şekilde gözler önüne serebilir:
“Çime devrilmiş ağaçların arasına sırtüstü uzandım. Avuç içimi ısıtan güneş elimde, şah damarımı bir hamlede keseceğim bir bıçak tutuyormuş hissi verdi bana. Ardımdan hem köhne hem de tanıdık el oluşuyordu arka planında. Oğlum ve kocamın seslerini duyabiliyorum. İkisi de çıplak, ikisi de mavi plastik havuzda ellerini ve ayaklarını çırpıyor, su otuz beş derece. Günlerden pazardı ve bayram arifesiydi. Birkaç adım uzaktaydım onlardan, yabani otların arasına gizlenmiştim. Onları gözlüyordum, ben güçsüz ve hastalıklı. Elinde bir bıçak tuttuğunu hayal eden bir kadın olan ben, nasıl bu iki bireyden birinin annesi, diğerininse eşi olabilirdim? Ne yapacaktım? Toprağa iyice gömülüp bedenimi gizledim, onları öldürmeyecektim. Bıçağın elimden kayıp gitmesine izin verdim. Sanki hiçbir şey olmamış gibi çamaşır astım.”
Klasik bir ebeveynlik hikâyesi olmadığı belli. Fakat buna “klasik değil” demek, onu farklı ya da sıradışı da kılmamalı. Klasik değil ama olağan. Çünkü toplumda bunu konuşmuyor olsak da birçok kadın doğum yaptıktan sonra bu veya buna benzer pek çok his yaşıyor. Kimisi hemen anneliğe adapte olamıyor, çocuksuz hayatına yas tutuyor, sorumluluklar fazla geliyor. Belki de hayal ettiğiyle gerçekleşen beklentisi örtüşmemiş bile olabiliyor.
Özellikle bizim gibi ataerkilliğin baskın olduğu ülkelerde kadınların anne olduktan sonra şikâyet etmemesi, yeni unvanlarını kanıksaması ve hayatını buna göre yaşaması beklenir. Ama sanırım Y kuşağının anne olmasıyla birlikte, biz kadınlar yeni bir manifesto yazmaya başladık. Bunlar belki yıllardır aldığımız terapilerin etkisiyle, belki okuduklarımız, izlediklerimiz sayesinde ya da sadece diğer kadınlarla konuştuğumuz için ortaya çıkan konular… Fakat çok ilginçtir ki bu konuları biz anneler yaratmadık. Anneliğe dair hissettiğimiz her şey Havva’dan beri olmalı. Fakat konuşmaya, sesli bir şekilde “ben bunları hissediyorum” demeye yeni başladık. Maalesef toplum buna hazır olmadığı için böyle düşünen kadınları etiketliyor. “İyi bir anne değil” diyor. Çok değil, belki yüz yıl önce “cadı” diyordu. Şimdi de “feminist veya yeni nesil anne” diye etiketleniyoruz.
Die, My Love Filmi
Kitaptaki tüm bu çelişkilerin ve aforizmaların filme nasıl yansıtılacağını çok merak ediyorum çünkü aşırı derinlikli kitaplar malumunuz, beyaz perdeye aktarılırken bazen ruhu tam yansıtamayabiliyorlar. Türü korku/gerilim olarak sınıflandırıldı, konusu olarak da taşrada yaşayan bir kadının akıl sağlığını korumak için yaşadığı içsel savaşı anlatıyor deniyor. Ama yukarıda da bahsettiğim gibi bu sadece kırsalda yaşayan bir kadının nevrozları değil; görünenin ötesinde çok daha büyük içsel yargılamalar, ahlaki çelişkiler var.
Umarım film, sadece Hollywood’un popüler ve Oscar sahibi iyi oyuncularını gördüğümüz ama derinliği olmayan yüzeysel filmlerden olmaz. Çünkü kitabı okumanın verdiği yetkiye dayanarak beklentim oldukça büyük.