Bu yazı Un Poeta filmi üzerine yapılan bir incelemedir ve spoiler içermektedir.
-salute, poeta!-
Sanatı bir kalıba sokamazsınız evet, sokmamalısınız. Ancak maalesef ki tabiri caizse ucuz eserleri de sanat adı altında pazarlayamazsınız. 2025 Ankara Film Festivali’ni bu düşünceyle geçirdim. Muazzam eserlerin var olabildiği her mecrada “tüketim” sisteminin bir parçası olarak yer etmek hiç hoşuma gitmiyor.
Bu ne yazık ki “bağımsız” film festivallerinde bile böyle çünkü yönetmenler ve yapımcılar ödül almayı amaçladıkları müddetçe ellerinden çıkan filmler, jürinin gözünü boyamak için yapılmış görüntülerden öteye gidemiyor. Bunlara karşın, beni sinemaya ve/veya film festivallerine bağlayan filmler de yok değil, Un Poeta bunlardan birisiydi. Sinema günümüz dünyasının en kıymetli sanatlarından birisi diye düşünüyorum ve bir yerlerde hâlâ bu sanatı hakkıyla icra eden insanlar görmek beni çok mutlu ediyor.
Yaşadığımız müddetçe sinemayla, edebiyatla, sanatla bir hikâye anlatma ihtiyacı duyacağız. Bu doğamızda var, bunu reddedemeyiz. Un Poeta, bugüne kadar izlediğim en gerçekçi öykülerden birisini taşıdı perdeye. 2025 Kolombiya yapımı olan film, Simon Mesa Soto’nun ikinci uzun metrajı. İlkine kıyasla daha başarılı olduğunu söyleyebiliriz, 2025 Cannes Film Festivalinde “Un Certain Regard” ödülüne layık görüldü. Ardından Uluslararası En İyi Film kategorisinde Oscar için Kolombiya’nın resmi adayı olarak seçildi.
Yönetmenimiz 1986 Kolombiya doğumlu, Latin Amerika sinemasının şu an önde gelen isimlerinden. Ödül almış ve takdir gören birçok kısa filmin ardından Amparo ile uzun metraj kategorisine adım atıyor ve dediğim gibi bu sene de Un Poeta’yı ekliyor
filmografisine.
Ubeimar Rios, Rebeca Andrade, Allison Correa gibi isimleri taşıyan
film kusursuz bir aktörlük dersi veriyor. Açıkçası sosyal gerçekçi bir filmin en can
alıcı noktalarından birisi oyunculuktur, en ufak bir sahtelik hissi filmin tüm
gerçekliğini mahvedebilir ve Un Poeta’nın en başarılı olduğu kısımlardan birisi
kesinlikle oyuncu kadrosuydu. Teknik kısımlara girip de sizi sıkmak istemiyorum,
daha iyi olabilecek pek çok noktası vardı fakat filmin “ne anlattığı” ve bunu “nasıl
yaptığı” bu sıkıntıları örtbas ediyor.
Ölü Ozanlar Derneği, tüm zamanların en sevdiğim filmlerinden biridir. Bir
edebiyatçı olarak bende yeri çok büyüktür. Birçoğunuzun da izlediğinden eminim.
Son zamanlarda benzer tarzda çıkan bir de Holdovers filmi var, onu da izlemeyi
ihmal etmeyin. Bu gibi filmlerin yanına, hatta bir anlamda tam karşısına Un
Poeta’yı koyuyorum. Un Poeta da Ölü Ozanlar Derneği de potansiyeline ulaşamamış sanatçılar ve şiir ve edebiyat hakkında, bunu çok güzel aktarıyorlar ancak taşıdıkları ruh birbirlerine fazlasıyla zıt. Her şeyden önce Un Poeta, size gerçeği açık seçik veriyor ve kalbinizde taşıdığınız en ufak umudu bile paramparça ediyor. Bu kimilerinin hoşuna gitmeyecektir elbette ama sinemanın yaşadığımız dünyanın gerçekliğini de yansıtması gerektiği fikrindeyim; bu açıdan film şahsımca çok başarılıydı.

Filmimiz Ulusal Şiir Ödülü’nü kazanmış ancak bir daha ilhamını asla bulamamış,
artık istese de şiir yazamayan, nispeten başarısız ve kesinlikle beş parasız bir şairin
üzerinden ilerliyor. Oscar, eşinden ayrıldıktan sonra tekrar annesiyle yaşamaya
başlayan ve kızının hak ettiği bir baba figürü olmaktan çok uzak, çaresiz ve acınası
bir adam, bir “şair.”
İlk sahnelerde kendisini bir baltaya sap olmaya çalışırken görüyoruz, tanınmadığı
için başarısız olduğunu düşünürken tanınmak için şiir yazanlara nefret kusan bir
algıya sahip. Bu ikilem, en net sokakta sarhoş olduktan sonra arkadaşıyla yaşadığı
münakaşada görülüyor. Henüz filmin başlarında gördüğümüz çok etkili bir alt
okumaya sahip sahnelerden, diyaloglar üzerinden inceleyelim:
“Bu lanet ülkede hiçbir şair henüz hiçbir şair José Asunción Silva’nın virtüözlüğüne
erişemedi. O vurguları, o ritmi, o müzikalitesi… Yüzyılda bile gelmez. Bir tane bile!”
“Bana onun bu adamdan daha iyi olduğunu söyleme…”
“Kim?”
“Ödül kazanan şu adam, bıyıklı.”
“Kim? Gabriel García Márquez mi? García Márquez tanınmaya aç biriydi! Silva asla tanınmak için yazmadı.“
“Bu yüzden onu sadece annesi tanıyordu.”
“Sadece annesi mi? Ah dostum… Şuna bak, şuna bak!” (Oscar, elinde tuttuğu ve üzerinde Silva’nın yüzü olan parayı gösteriyor)
“Gabriel Garcia’nınki ellilikte, git şimdi onunla biraz bira al!”
“José Asunción’un hayatı gerçek bir şiirdi! Kendini kalbinden vurduğunda otuz yaşındaydı. Borç içinde yüzüyordu.”
“Hepimizin borcu var.”
“…ve sevgili kız kardeşi Elvira’nın ölümüyle yıkılmıştı!” (Oscar bağırarak, sokağın ortasında gecenin bir vakti Silva’nın şiirini okumaya başlıyor)
Bir gece, rayihalarla dolu bir gece,
Mırıltılar ve kanatların müziğiyle dolu,
Bir gece içinde yanan nemli gelinlik gölgesinde
Muazzam ateş böcekleri!..
Bu sahneyle birlikte Oscar’ın içsel krizlerine tanık oluyoruz. Silva’nın posteri
odasının duvarında asılı duruyor, kendisi için idol aldığı şair o ancak asla onun gibi
olamayacağı korkusundan da kurtulamıyor. Öncelikle yönetmen, seyirciye şairin
ne olduğu sorusunu soruyor. Başarı ne demektir bir şair için, iyi şairi nasıl
anlarsınız? Filmin özelinde, Oscar iyi bir şair midir? Yönetmen tüm bu soruların
cevaplarını bir yerde izleyiciye bıraksa da filmin gidişatında bize kendi fikrine dair
ipuçları da veriyor.
Bu noktadan sonra film bir şair çıkmazından bir öğretmen-öğrenci filmine geçiş
yapıyor çünkü Oscar’ın bu “tembelliğinden” sıkılan ablası Yolanda, tanıdığı bir okul
müdürü ile konuşup Oscar’ı o okula öğretmen olarak aldırıyor. Öğretmen olmayı
asla istememesine rağmen kızının okul ücretini biriktirebilmek için teklifi kabul
ediyor. Öğretmenlik ona göre değil, depresyonda henüz kendisini ayakta bile
tutamayan bir adamdan genç zihinleri eğitmesini istemek pek makul değil takdir
edersiniz ki. Ancak Oscar’ın şair kişiliğinin yanında bir de baba kişiliği var ve her ne
kadar cebinde beş kuruş dahi olmasa da ve kızı asla yüzünü görmek istemese de iyi
bir baba olabilmek için çabalamak zorunda.

Öğretmenlik yapmaya başladığı okulda tanıdığı genç bir kız, şairimizi nedensiz bir
“kurtarıcı” imgesine sürüklüyor. Oscar, Yurlady ile ilk kez derse girdiği sınıfta
karşılaşıyor. Kızın şiir defterini okuyup çok etkileniyor, bir yerde kendi
çocukluğunu görüyor olmalı. Ancak işler beklediği gibi değil çünkü “Sen de derin
bir üzüntü içinde yaşıyor musun, melankolik misin?” sorusuna Yurlady kafasını
olumsuz anlamda sallamaktan başka bir şey yapmıyor. Yüzünden tereddüt ve
ilgisizlik okunurken Oscar’da hayal kırıklığı görüyoruz çünkü karşısındaki basit bir
kız çocuğundan başkası değil. Şiirsel bir deha değil, bir şair veya edebiyatçı değil;
kız makyaj yapmayı, saç ve tırnak yapmayı seviyorum derken Oscar kendisini o
boşluktan kurtaramadığı için Yurlady’den bir şair yaratmaya adıyor kendisini.
Yurlady kalabalık bir ailenin çocuğu, ondan büyük iki ablası ve bir abisi var. Ablası
17 yaşında bir anne, ev çoluk çocuk gürültüsünden geçilmiyor. Kolombiya’nın alt
sınıf ailelerinin çok güzel bir tasviri var; ortada olmayan bir baba, sürekli çalıştığı
için çocuklarla ilgilenemeyen anne, hiçbir şeyi umursamayan çocuklar, genç
anneler, yoksulluk ve acı. Bir sahnede, Oscar Yurlady’i şiir okuluna gelmesi için ikna
ederken “Üniversiteye gitmek istemez misin?” diye soruyor, ablaları gibi
olmamasını ima ederek. Yurlady kadar pasif bir karakterin ilk tepkisini burada
görüyoruz, “Niye? Çocuk doğurmanın nesi yanlış? Anne olmak istiyorum. Neden şair
olayım ki, bu işten para kazanılır mı?” diyerek konuyu kapatıyor. Yumurta almaya
bile gücü yetmeyen, fakir bir ailede kimsenin birbirini kurtarmaya gücü yok. Böyle bir fırsat da yok, ortada kabullenilmiş bir çaresizlik var ve Yurlady bu kaderi
yaşamaktan başka hiçbir yol olmadığının farkında.
Oscar da bu düşünceyi değiştirmek istiyor. Ailesi ile konuşup da kızın bu şiir okulundan para kazanma ihtimali söz konusu olunca olumlu yaklaşıyorlar duruma. Yurlady’nin şiir
okulunda, şiir festivalinde yarışması ile başlıyor her şey.
Bu noktadan sonra Efrain karakterini daha aktif görmeye başlıyoruz, kendisi
Kolombiya edebiyatının en devrimci seslerinden birisi. Oscar’ın ana rakibi, şiir
okulunun hocası.
Yurlady’nin şiirlerini okuyup beğendikten sonra katılmasını
kabul ediyor ve Oscar’ı sorumlu tutuyor bu işten. Şiir okulundaki kendi öğrencilerin
yanı sıra bir de “Yurlady gibi” birisinin olması onların da avantajına olacak. Film
hakkında ikinci tartışılabilir sahnelerden birisi, Efrain ve şiir okulundaki öğrenciler
arasındaki diyaloglarda görülüyor. Yönetmen sanat ve şiirin ne olduğuna dair
karşıt fikirleri bir araya getirip filmin çeşitli sahnelerine yedirmekte çok başarılı.
“Sanatlar zümrelere ayrılmıştır, sanat elitlere aittir. Sanat ve şiir daha iyi bir toplum
için savunma yapabilir.” diyen Efrain’e karşı öğrencilerden birisi inatla “Sanat
bombaları durdurmaz.” diyor. Yönetmen kendi fikrini açıkça belirtmeden, ana
karakterin iç çatışması ve yan karakterlerin kendi aralarındaki çatışmayla birçok
soru bırakıyor seyirciye.
Şiir okulunda, Yurlady’nin potansiyelini gören Efrain bir noktadan sonra kızı
festival yüzü olarak kullanmaya başlıyor. Oscar normalde kendisini savunmayı dahi
beceremeyen bir adamken konu Yurlady olunca aslan kesiliyor ve kızın rahat
bırakılması gerektiğini, kendi ilhamıyla yazmasını ve istemediği bir şeyin
yaptırılmamasını istiyor. Tabii, Efrain için her şey parayla ilgili olduğundan adamın
pek umurunda değil bu.
Bir sahnede Yurlady ile Oscar konuşurken, Oscar kendi kızı hakkında yakınıyor.
“Gerçek şu ki beni pek sevmiyor ve onu anlıyorum. Pek iyi bir baba olamadım.
Problemli bir insanım ama deniyorum.” derken empati yeteneği yüksek olan kız
“Ben ne bileyim, normal olmadım hiç.” diye yanıtlarken Oscar da “Ben de normal
değilim.” diye noktayı koyuyor. Öylesi yaşam şartlarında kimin normal olmasını
bekleyebiliriz ki zaten? Yurlady’nin de kendi babasını sevmiyor oluşu Oscar’da bir
şeyler uyandırıyor ve belki de kızına yapmadığı babalığı yapmaya başlıyor, bu kadar
korumacı olmasının sebeplerinden bir tanesi de bu. Alkolik, bağımlı “un
poetamızın” içmeyi bırakması da bu sahnelerde başlıyor. Kendisinden vazgeçmiş de
olsa, kendisi için hayatını toparlayamayacak da olsa bunu Yurlady ve kızı Daniele
için yapma fikrinde.
Bu süreçte kızı Daniele üniversiteye giriş sınavına hazırlanıyor ve filmin bu
kısmındaysa tamamen sınıfsal bir kıyas ve tartışma konusu görüyoruz. Yurlady
“anne olmak istiyorum, çocuk doğurmanın nesi yanlış” gibi bir düşünce
yapısındayken (okurlarımıza netlik kazandırmak adına, bahsettiğimiz annelik 16-17
yaşındaki bir çocuğun anneliğidir çünkü sosyal yapı bunu normalleştiren bir
düzlemdedir, hiçbir genç kızın bir gelecek umudu olmadığı için geleneksel algıyı
yaşatmaya devam ediyorlar) kızı Daniele “Eğer sınavı geçemezsem kendimi
öldüreceğim.” gibi bir söylemde bulunuyor, yaşıt iki karakter arasındaki uçurumu
çok net gözler önüne seren yönetmen sadece Kolombiya kültüründe değil dünyanın
birçok yerinde kadınların elde ettikleri imkânlara ve koşullara göre nasıl
şekillendiklerini çok iyi yansıtıyor. Bu elbette sadece kadın karakterler için de değil,
sosyal yapının başarılı bir hicvini görüyoruz filmde. Simon Mesa Soto birçok
eleştiride bulunuyor ve bunları birbirine harmanlama konusunda da gayet iyi bir iş
çıkarmış.
Şiirselliğimize döndüğümüz zaman, Yurlady’nin şiir okulundaki iniş çıkışlarının
yanında Oscar’ı hâlâ kendisiyle savaşırken izliyoruz. Efrain ile olan şahsi çatışmaları
Yurlady ile tekrar kabarıyor, önemli gördüğüm sahnelerden bir tanesi filmin son
kısımlarında yaşandı.
Oscar, Efrain’e dönüp “Sence iyi bir şair miyim?” diye sorduğunda şu yanıtı alıyor:
“Nasıl daha iyi? Daha çok tanınarak mı? Bu tanınmakla ilgili değil. Sen
değişmeyeceksin. Değişemezsin. Sen busun. Senin içinde büyük şeytanlar var
Oscar. Belki Kafka ve Silva gibi öldükten sonra tanınacak birisindir ama bunun için
de kahrolası iyi bir şiir yazmalıydın ki bu henüz yapmadığın bir şey.”
Bu sözler tokat gibi çarpıyor tabii ki Oscar’ın yüzüne. Aynı çizgide başka bir
konuşmada, Efrain Yurlady için Oscar’a “O senin magnum opusun, yazdığın en iyi
şiir o” diyor ve Oscar’ın kızı daha da sahiplenmesine yol açıyor.
Festival de Poesia
Festival ile ilgili en kritik kısımlardan birisi açılışta, Yurlady’e okuttukları şiir.
Efrain, Yurlady’nin şiirlerini beğenmesine rağmen (Oscar ile olan tartışmalarının
bir sebebi de bu) jürinin gözünü boyayacak yeni bir şiir yazmasını ve onu okumasını
tavsiye ediyor. Yaşadığı sıkıntıları kullansın, siyahi oluşunu kadın oluşunu, maddi
durumlarını… Jürinin ona ılımlı yaklaşacağı her şeyi kullansın, amaç bu. Yazımın ilk
başında dediğim festival sıkıntısı filmin içinde de yaşanıyor, maalesef ki gerçek bu.
Yurlady istemeye istemeye, para kazanabileceğine güvenerek kabul ediyor.
Okuduğu şiire bakalım:
“Daha az siyah olsaydım ne olurdum?
Daha az aç olsaydım?
Güvenli bir geleceğe sahip olsaydım?
Mahallemde huzur olsaydı?
Belki de hafifmiş gibi yürürdüm,
Ruhumda korku olmadan, yakıcı sorunlar olmadan,
Gözetleyen bir dünya olmadan
Kör edici sınırlar olmadan.
Ama ben bunların hepsiyim
ve tüm bunlar beni güçlü kıldı
Her gölge, her mücadele
Peşinden koştuğum her hayal
Vaatlerin olmadığı bu gökyüzünün altında.”
Şiirin okunmasının ardından bir alkış tufanı kopuyor, alkışlamayan ve durumdan
mutsuz olan iki kişi var: Oscar ve Yurlady’nin kendisi. Çünkü ikisi de o “şiir
okulundaki” herkesin kızı kendi emelleri için kullandıklarını ve bu sıkıntıların
umurlarında olmadığını biliyor. Bu sahnedeki en önemli noktalardan bir tanesi
Yurlady’nin şiiri bitirir bitirmez kameraya bakıp dördüncü duvarı yıkıyor oluşu,
yönetmen adeta seyirciye “Siz de bu insanlardan farksızsınız” mesajı veriyor. Filmin
“climax” dediğimiz en can alıcı noktası bu, sonrasında düşüş başlıyor.
Festivalin geri kalanında Oscar’ın sarhoş olup kafayı kırmasını, partideki herkesle
şiir konusunda tartışıp kavga etmesini ve Yurlady’nin yasal olmamasına rağmen
alkol alması ve onu takip eden aksilikler dizisiyle ortalığın karışmasını izliyoruz.
Karakterlerin gerçekçiliği bu noktada çok önemli, yönetmen bizi asla kimliklerle
ilgili şüpheye düşürmüyor. Bu tarz detayları filmi izlemeniz için sizlere bırakıyor ve
tartışabileceğimiz bir sonraki noktaya geçiyorum. Bir trajikomedide en mühim şey
dengedir ve inanın film bunu çok iyi kuruyor.
Filmin üçüncü kısmı “Sanat Bizi Kurtaracak” olarak adlandırılmış. Şiir okulunun
Oscar’ı suçlaması, Yurlady ailesinin kaos içerisinde olması, Daniele’nin babasından
artık gerçekten uzak durması, Oscar’ın okulu bırakıp annesinin yanında küçük bir
çocuk gibi şefkat beklemesi gibi bir dağınıklık var ve Oscar filmin final sahnesine
kadar sürekli bir şeyleri toparlamak için çabalıyor. Değinmek istediğim, bizi yavaş yavaş sonuca taşıyan birkaç diyalog var. Oscar’ı okula öğretmen olarak aldıran kız kardeşi Yolanda, sertçe şöyle diyor:
“Üzerinde lanet taşıyan iyi bir şair olduğuna inandırmışsın, uyan artık. Çık o delikten.” Kızı Daniele de: “İyi bir şair olabilirsin ama bu benim umurumda değil. Yalnızca iyi bir adam ol yeter.”
Yurlady, Daniele’ye yazdığı mektupta: “Babanın tek isteği bana yardım etmekti. Büyük bir şair olmamı istiyordu ama bu babanın hayaliydi, benim değil. Aksine şiiri sevmediğimi fark etmemi sağladı ya da en azından bana gösterdiği gibi şiiri sevmediğimi. Ben sadece hissettiklerimi yazmayı seviyorum. Ve çizmeyi. Benim hayallerim daha basit. Bir evimin, bir işimin olması, anneme yardım etmek, büyükanneme kardeşlerime. Bunun gibi şeyler. İyi
yaşamak için çok şeye ihtiyacım olduğunu düşünmüyorum. Baban bana senden
bahsetti. Sahip olduğunuz mesafeli ilişkiden, seni anlıyorum. Benim de öyle bir
babam var. Ve bu senin hatan değil. Bu babalara sahip olmanın yükünü hayatımızın
geri kalanında taşımaya zorunda bırakılmış gibiyiz. Seni temin edebileceğim tek şey seni çok sevdiği ve değişmeye çalıştığıdır. Umarım başarılı olur.”
Buradan açıkça Oscar’ın yalnızca kendisini kurtarma çabasını görüyoruz, en başta
dediğim gibi çıkamadığı çukurda Efrain’in sözlerine kanıp Yurlady’i kendi
kurtuluşu gibi görmesi en büyük problemlerinden bir tanesiydi. Filmin son ve
dördüncü bölümü “Mutlu Bir Şiir” diye başlıyor çünkü annesinin de vefat etmesiyle
yerle bir olan Oscar’ın hayatta hiçbir şeyin yolunu aydınlatmayacağını, kendi ışığını
yalnızca kendisinin oluşturabileceğini fark etmesini izliyoruz. Ömrünü, kardeşinin
dediği gibi “üzerinde lanet taşıyan iyi bir şair” olduğuna inanarak geçirip
depresiflikten, çaresizlikten ve mutsuzluktan beslenmeye çalışması hiçbir işine
yaramadı. Etrafına zarar veren, acınası bir adamdan başkası değil Oscar.
Dolayısıyla, filmin sonunu bu konuda açık uçlu bıraksalar da, bir şeylerin
değişmeye başladığını görebiliyoruz.
Film, Oscar’ın çok uzun bir süre sonra ilhamla şiir yazmasıyla sonlanıyor ancak bu
“ilham” ilahi bir şey değil; yalnızca bir farkındalık ve iyileşme isteği. İyi olmayı
istemeyen, bunu reddeden kimseye iyi gelemezsiniz; değişim önce değişmeyi
dilemekle başlar. “Un poetamız” kendisi için bu başlangıcı çiziyor.
Yurlady’e yazdığı son mektupta şöyle bir ifadesi var şairimizin:
“ Bugün içimden bir şiir yazmak geldi. Uzun zamandır bunu yapmamıştım. Daha az
hüzünlü bir şiir olmasını diledim. Daha az melankolik. Tıpkı seninkiler gibi. Başarılı olup olmadığından emin değilim ama beğendiğime şaşırdım. “
Şairimiz çağının gerçekliğinde boğulmaktan, Kolombiya’nın alt sınıfının
yoksulluğunda göçüp gitmekten, bilinmeyen sayfalar arasında kaybolmaktan,
kıymet görmemekten, iyi bir baba hatta iyi bir insan olamama korkusundan
sıyrılmak için önemli bir adım atıyor hayatında. Bunu yönetmen sahte bir
olumlama, bir iyileşme olarak da vermiyor. Bu değişim bile çok saf, çok gerçekçi. Ve
bu değişimin mesajını en net şekilde Oscar’ın José Asunción Silva’nın portresini
duvardan kaldırmasıyla başlıyor. Filmin final sahnesinde, kızı Daniele ile hastane koridorunda sarılırken arka planda okunan ve bitişi belki de yeni bir başlangıcı noktalayan şiiri şu şekilde:
“İşte buradayım.
Bir adam
Antika bir dinazor
Kınanmayı hak eden
Ama henüz inancınızı kaybetmeyin
Bu hüzünlü şaire olan
Çünkü o yazmayı deniyor
Mutlu bir şiir.”
salute, poeta!