Profesör Higgins ve Eliza Doolittle, film, 1938
İki kadın…Biri -ta Eski Yunan’ın mitoslarının gölgeli sahnesinden yürüyüp gelen Pygmalion’ın aşık olduğu kadın ‘Galatea’, diğeri Bernard Shaw’ın Pygmalion mitolojik anlatısından esinlenerek yazdığı, aynı adlı tiyatro eserinin başkahramanı Profesör Higgins’in aşık olduğu kadın ‘Eliza’.
Bütün kadınlar, bütün erkekler ve hatta bütün insanlık keşke kendi kendisinin yontucusu olabilse. Ama bu bilgeliğe de var oluşumuzdan beri başımızı derde sokan, yara bere içinde kalarak yönetmeye çalıştığımız duyguların muhatabı olan her bir ilişki ile şekillenerek varmıyor muyuz biraz da? İşte şimdi sizlere iki yontuluş hikâyesi anlatacağım.

İki Yontuluş Hikâyesi
İki kadın…Biri -ta Eski Yunan’ın mitoslarının gölgeli sahnesinden yürüyüp gelen Pygmalion’ın aşık olduğu kadın ‘Galatea’, diğeri Bernard Shaw’ın Pygmalion mitolojik anlatısından esinlenerek yazdığı, aynı adlı tiyatro eserinin başkahramanı Profesör Higgins’in aşık olduğu kadın ‘Eliza’. Bu kadınlardan biri yontucusunun ellerine sımsıkı sarılarak aşkı bulurken, diğeri kendini yontup var eden adamın ellerinden özgürlüğe kanat çırpan bir kuş gibi uçup gidiyor. Galatea’yi yaratan bir heykeltıraş. Eliza’yı yaratan bir dilbilimci profesör. Gelin birlikte bu kadınların anlatıldığı eserlere ve onların yaratılış maceralarına bir göz atalım.
Kıbrıslı Heykeltıraş Pygmalion ve Galatea
Eski Yunan Mitolojik anlatısı olan Pygmalion, Galatea’ nin yaratıcısı Kıbrıslı bir heykeltıraştır. Öyle sıradan çekiç sallayan bir heykeltıraş değildir. Her hamlede ruhu titreyen, kalbi taşta kıvılcım arayan bir adamdır tabiri caizse. Yaşadığı yerdeki kadınlar, Tanrıça Venüs’e (Bazı mitolojik versiyonlarda Tanrıça Afrodit diye de geçer.) gereken saygıyı göstermeyip onun Tanrıçalığını kabul etmeyince, Venüs onları cezalandırır. Ahlak yoksunu, sevimsiz kadınlar haline getirir. Aşkı arayan Pygmalion karşısına çıkan bütün kadınlardan nefret eder ve aşka veda ederek evlilik düşüncelerinden de uzaklaşır. Onun için teselli yonttuğu taşlarda, mermerlerdedir artık.
Bir heykeltıraşın elinde de zaten taş ve hayal gücünden başka ne vardır ki? Atölyesinde günlerce bembeyaz bir mermeri yontar, yonttukça taşın içinden zarafet, kusursuz bir güzellik ve kalbinden taşan bütün arzu ve özlemlerin yansıması olan bir kadın heykeli çıkar. Pygmalion, tam da hayal ettiği güzellikte olan bu kadın heykeline en güzel giysileri giydirir, onu en göz alıcı takılarla süsler. Ve bu güzellik karşısında adeta büyülenir, kendi yarattığı eserine mağlup olur. Ama bu aşk aynı zamanda ona büyük bir acı verir. Nihayetinde bu güzel kadın, cansız bir mermerdir. Bir gün Tanrılar adına düzenlenen bir törende Venüs’e yalvarır: ‘Siz Tanrılar mademki her şeyi yapacak güçtesiniz. Bana da bir eş verin, fakat ne olur heykelime benzesin.’’
Bu içten dua Tanrıçanın kalbine dokunur ve Tanrıça duayı kabul eder. Pygmalion eve dönüp dudaklarını hafifçe heykelin dudaklarına değdirdirir. Heykel bir anda ılıklaşır ,nefes almaya başlar ,ete kemiğe bürünür ve gözleri aşkla bakan bir sevgiliye dönüşür. Pygmalion o kadar sevinir ki… Devamında güzel sevgilisiyle evlenir, çocukları olur. Pygmalion ‘ın yarattığı, Tanrılara havale ettiği bu güzel kadının adı, klasik dönem sanat ve yazınında, deniz kızlarından birinin de adı olan Galatea olarak geçer birçok kaynakta. Goethe ise yazılarında mitolojik Kartaca şehrini kuran Kraliçe Dido’ nun diğer ismi olan ‘Elise’ ismini kullanmıştır.
Bernard Shaw’ın Pygmalion Oyunu ve Eliza
Aşkın ve mucizenin en güzel mitlerinden biri olan Pygmalion, birçok edebi anlatıya, sinemaya, tiyatroya, müziğe ilham vermiştir. Bunlardan biri de İrlandalı yazar Bernard Shaw’un 1913’te Pygmalion adıyla sahnelenen oyunudur. Bu eserde, fonetik (ses bilimi) profesörü olan Henry Higgins ile alt sınıfa mensup fakir, çiçekçi kız Eliza Doolittle’ın yaşadıkları sahneye taşınır. Profesör Higgins ,bu çiçek kızı altı ay gibi kısa bir sürede soylu bir hanımefendiye dönüştürebileceği üzerine arkadaşıyla bahse girer. Gerçekten de çiçekçi kız Eliza’dan konuşmasıyla, oturması kalkmasıyla adabı muaşeret kurallarına uygun bir kadın yaratır.
Bu süreçte ikili arasında belli belirsiz bir aşk doğar ; fakat Pygmalion mitolojik anlatısında olduğu gibi mutlu son yoktur Bernard Shaw’ın bu eserinde. Eliza’nın dönüşümü sadece dış görünüşüyle sınırlı kalmamıştır. İçsel bir uyanış da gerçekleştirmiştir. Bağımsız, kendi ayakları üzerinde duran ve özgür iradesiyle seçim yapan bir kadın haline gelmiştir Eliza. Ne Profesör Higgins’i ne de onun yönlendirmeleriyle sürecek bir hayatı seçmiştir. Bernard Shaw, her ne kadar Pygmalion mitinden ilham alsa da, Eliza’nın kaderini; bir erkeğin kadına hükmetmeye çalıştığı, ‘o eski alışıldık ilişkilere’ bakışa modern bir toplumsal eleştiri de yaparak, kadının özgürleşmesi ve kendini bulmasıyla yeniden çizer. Toplumun belirlediği rollere sıkışmak yerine, kendi sesini bulur Eliza.
Kalıbına Sığıma ya da Kalıpları Aşma
Pygmalion’ ın Galatea’yi yontması gibi, Higgins de Eliza’yi yontar; ama sonunda Eliza Higgins’in kalıbına sığmaz. Çünkü hayat heykel gibi sabit değil; akar, değişir dönüştürür. Tam da burada şunu sormak isterim. Cansız bir heykelden yüreği atan bir kadına dönüşen Galatea, hayata karıştığında hâlâ Pygmalion’ın hayalindeki kadın mıdır? Yoksa Galatea de bir süre sonra Eeliza’ya dönüşür müydü?
Her birimiz bir parça Pygmalion değil miyiz? Yonta yonta en güzel şekli verdiğimiz sevgililerin hayalini, bir gün geliyor da karşılaştığımız gerçekliğin acımasız balyoz darbeleri yerle bir etmiyor mu?
İşte bütün bu soruların cevabını verecek olan yine hayattır. Ve belki de aslolan her kadının, her insanın keşfettikleri, kaybettikleriyle, değişip dönüştürdükleriyle eninde sonunda kendi sesini bulmasıdır.
Kaynakça
George Bernard Shaw, Pygmalion
Wikipedia, Pygmalion