Pluribus, Creator: Vince Gilligan
Vince Gilligan’ın yeni dizisi Pluribus, Breaking Bad ve Better Call Saul’un izleyicilerinde bıraktığı etik gerilim ve karakter merkezli yoğunluğun ardından, bambaşka bir estetik, felsefi evrenin kapısını aralıyor. Dizi uzun süre gizli tutuldu, gösterime giren ilk iki bölüm ise, hem biçimsel ustalığı hem de düşünsel derinliğiyle, çağdaş dizi anlatısının sınırlarını yeniden tanımlamaya aday.
İlk izlenimime göre, Gilligan yine çok iyi bir atmosfer yaratmış durumda. Ama benim en çok hoşuma giden şey, dizisinin felsefi katmanları oldu. Yazı spoiler içerebilir.

Kolektif Bilincin Anatomisi
Yayılan bir virüs sonucunda, adeta herkesin holistik bir şekilde birbirine bağlı olduğu bir bilinç hakim tüm dünyaya. Onlar mutlu gözüküyorlar ama bu mutluluk içeriden gelmiyor aksine kontrol edici bir güç hakim. 13 kişiye ise virüs bir şekilde bulaşmıyor. Onlar kendi bilinçleri ve iradeleri üzerinde hakimler.
Yüzeyde bir bilim kurgu hikâyesi gibi görünse de, esasen çağın en görünmez ideolojisini, “zorunlu mutluluk” düşüncesini sahneye çıkarıyor, Vince Gilligan. İnsanlığın tüm kötücül yönlerinin kurtuluşu olarak görülen tek tipleşme ise aslında onları birer otomata çeviriyor. Bilincin tamamen erozyona uğradığı, herkesin her şey olduğu bu dünyada çok fazla soru birikiyor.
İyilik ve kötülüğün doğası nedir? İnsandan özgür iradeyi alırsak nasıl bir dünya olurdu? Her şeyden önce bu gerçek olur muydu? Elbette ana karakterimiz, bunun bir sorun olduğunu, insanlığı tehdit eden, kontrolün merkezde olduğu bir dünya yaratılmak istendiğini düşünüyor ve o diğer herkesten ayrışmış durumda. En azından iki bölüm sonucunda gördüklerimize göre… Ama onun bu ayrışması, beraberinde büyük bir yıkımı da getiriyor çünkü onun öfkesi dünyadaki insanları öldürebilir. Bu dünyada tamamen mutluluk dili hakim.
İlk bakışta bu durum, ütopyanın ta kendisi gibi okunabilir: insanlar artık çatışmıyor, acı çekmiyor, birbirlerinin duygularını paylaşıyorlar. Ancak Gilligan, bu bütünlüğü bir huzur alanı değil, tersine ontolojik bir hapishane olarak kurguluyor.

Pluribus, “mutluluk” kavramını bir etik hedef olmaktan çıkararak, onu bir denetim aracına dönüştürmeyi başarmış durumda. Burada mutluluk, artık bireyin içsel bir deneyimi değil, toplumsal bir ödev gibi okunabilir.
İnsan bilincinin derinliğini kuran bazı duygular ise melankoli ya da öfke gibi bu “sistemde” bastırılıyor. Bireyi birey yapan bütün farklılıkları aslında yok edilmiş durumda. Şu an bunun arka planını bilmiyoruz. Sadece mutluluk burada bir denetim aracına dönüşmüş durumda. Aslında modern toplumlarda olduğu gibi, herkesin “iyi hissetmesinin” beklenmesi, sürekli “pozitif”, “üretken” ve “uyumlu” olmaya zorlanması gibi… Dizinin en keskin sorularından biri ise şu: “İnsandan özgür iradeyi alırsak, geriye insan kalır mı?”
Ana karakter Carol Sturka (Rhea Seehorn), dünyanın bu tek sesli sevincine karşı, kendi içsel huzursuzluğunu koruyarak var olmanın şimdiye kadar gördüğümüz son temsilcisi. İlk bölüm oldukça iyi bir açılış yakaladı dizi. İkinci bölümde bazı sahnelerin derinliğinin yeterince işlenmediğini düşünüyorum. Ama ileriki bölümler için de heyecanlıyım. Herkese iyi seyirler.