The Turin Horse, Yönetmen: Béla Tarr Ágnes Hranitzky
Torino Atı ya da orijinal ismiyle The Turin Horse, Béla Tarr ve Ágnes Hranitzky’nin yönettiği, başrollerinde János Derzsi, Erika Bók ve Mihály Kormos’un yer aldığı 2011 yapımı Macar dram filmidir.
Filmde, İtalya’nın Torino kentinde, filozof Friedrich Nietzsche’nin zihinsel çöküşüne neden olduğu söylenen bir atın kırbaçlanması olayına atıf yapılmaktadır. Film, bu atı ve sahiplerini hikâyenin merkezine almaktadır. Söylentilere göre, 1889 yılında Nietzsche, Torino’da yürüyüşe çıkarken bir atın dövülmesine tanık olur. Atın acı içinde bağırmasına dayanamayan Nietzsche, ona sarılır ve “Bu atı kurtarın!” diye bağırır. O anda, Nietzsche’nin ruhsal çöküşü başladığı ve birkaç gün sonra akıl sağlığını kaybettiği düşünülür. Bu olay, Nietzsche’nin filozofik çalışmalarındaki derinleşen yalnızlık, acı ve varoluşsal krizle de örtüşür.
Modern Dünyanın Dayattığı Umutsuzluk ve Torino Atı
Siyah beyaz çekim, sürekli patates yiyen bir baba kız ve rüzgârın uğultusuyla minimal devam eden film, her gün aynı eylemleri yapmak zorunda kalmış birinin kısır döngüdeki duyarsızlığını anlatır gibi adeta. Çıkış yolu aramaktan vazgeçmenin umutsuzluğu mu, yoksa gerçekten arayıp da çıkış noktası bulamamak mı ya da artık hareket etmek istemeyen bir atın kırbaçlanmasına duyulan empati mi delirtir insanı?
Her sabah mecburiyetlerle uyanıp, her gece yorgunluktan uykuya nasıl daldığını bilememek mi yahut olması gereken her şeyi deneyip bir türlü hayata karışamamak mı varoluşsal krize götürür kişiyi? Belki de hayatımızın belirli dönemlerinde her ikisini de yaşayıp hâlâ düşlediğimiz yerde olamayışımız derin bir ruhsal yorgunluğun eşiğine bırakıverir bizi.
Hepsi neden olabilir, hiçbiri neden olmayabilir ama mesele kesin şudur ki, insan bazen birden deliriverir! Birden gibi görünür aslında tam da ‘birden’ değildir. Nietzsche ve Tarr’ın bilinen en büyük ortak özelliği umutsuzluk sloganına sıkı sıkıya tutunmalarıdır. İçinden geçip, şekillendirdikleri bu felsefede umutsuzluğa olan düşkünlükleri elbette boşuna değildir. Kasvetli bir filmin gölgesinde Nietzsche’yi ararken, bulurken ve kendimizdeki ‘Dur diyen Torino Atı’nı keşfederken umut ve umutsuzluğun nasıl da birbirini doğurduğuna daha yakından şahit oluruz.
Kendimiz olmaktan vazgeçmeye zorlandığımız bir çağın, akışın bütün güzelliğini bozan gereksiz gürültüsü arasında biricikliğimizi kaybettikten sonra boşluğa düşüşümüzün bir adıdır Torino Atı! Her şeye geç kalmış gibi hissettirildiğimiz tüm dönemeçlerden sonra ipin ucunu bırakmak ya da bırakmasak bile tuttuğumuz ipin ucunun sürekli ellerimizden kayma hissi, rüzgâra direnmek gibi. Ya da tuttuğumuz ipin artık değersiz olduğunun hissettirilmesi, rüzgârın uğultusunda kaybolmak gibi!
‘Ele Geçir Değersizleştir, Değersizleştir Ele Geçir!’
Filmdeki en uzun repliklerden biri komşunun nutuk niteliğindeki konuşmasıdır. Filmi özetler, Nietzsche’nin son bir kez Torino Atı’na ağlayıp sonra sonsuza kadar susması gibi, uzun bir varoluşsal sorgulamanın tüm öncül sancısını özetler adeta.
“Her şey mahvoluyor. Her şey değersizleşti. Çünkü her şey yıkık dökük hale getirildi. Fakat şunu söyleyebilirim ki, onlar mahvetti ve değersizleştirdi. Çünkü sözde masumane insani yardımla gelen bir çeşit afet değil bu. Ele geçir, değersizleştir. Değersizleştir, ele geçir. Ya da istersen farklı şekilde de ifade edeyim: dokun, değersizleştir ve dolayısıyla ele geçir. Ya da, dokun, ele geçir ve dolayısıyla değersizleştir. Durum bu şekilde yüzyıllardır devam ediyor. Yüzyıldan yüzyıla, her çağda. Bazen sinsice, bazen kabaca, bazen kibarca, bazen acımasızca ama durmaksızın devam ediyor. Değişmeyen tek şey ise şekli, pusudaki bir sıçan saldırısı gibi.
Ellerini attıkları her şey zaten onların çünkü. Ulaşamayacaklarını düşündüğümüz şeyler bile ki onlar her yere ulaşır. Çünkü gökyüzü şimdiden onların, düşlerimizin olduğu gibi. Onların zaman, doğa ve sonsuz sessizlik. Hatta ahlaksızlık bile onların, anladın mı? Her şey ama her şey sonsuza dek kayboldu!Biri daimi kaybedendi, diğeri doğuştan kazanan. Mağlubiyet, galibiyet. Mağlubiyet, galibiyet ve bir gün yine bu civarlarda fark etmek zorunda kaldığım ve sonunda fark ettiğim bir şey oldu, ben hatalıydım.
Şu dünyada herhangi bir değişimin asla olmamış olduğunu ve asla olamayacak oluşunu düşünürken gerçekten de hatalıydım. Çünkü inan bana, artık biliyorum ki, bu değişim aslında gerçekleşti.”
Tıpkı son cümledeki gibi, değişim aslında gerçekleşti. Başkalaşıma dönüştü. Başkalaşırken, başkaları gibi olduk. Her şeyin fazlasından aşınırken, modern kapitalizme direnmeye çalışan, etrafında olan biteni görmezden gelemeyen, dert ettiklerinin yükünü insan olmaktan bilen, hassasiyetlerinin farkında olanlar için de umut etmek sahici bir delilik mi ya da delirmeden tüm bunlara direnebilmek elde mi?
Siyah beyaz bir filmin içinde sürekli patates yiyen bir baba-kız olmak mı, son anda her şeye direnmeye karar veren bir Torino Atı gibi rüzgâra karşı durmak mı, yoksa kimsenin görmediği yerde biriktirilen hayal kırıklıklarını, bir atın kırbaçlanmasından duyduğun acıya yükleyip delirmek mi? Hangisi bizim Torino Atı hikâyemiz? Hem sahi o ata sonunda ne oldu?