Bu yazıda, analitik psikolojide Jung’un yer verdiği gölge arketipini deneyimsel bir bakış açısı ile ele alacağız.
Analitik Psikolojide “Arketip” Kavramına Genel Bir Bakış
Arketipler her insanın yapısında var olan ve kalıtımsal olarak da nesilden nesile devam eden varoluşsal kodlardır. Yunanca “arkhetypos” kavramından türetilen arketip, evrensel ve süreklilik taşıyan ilk imgeler, karakterler ya da kalıplar olarak tanımlanır. (Darıcı, 2013: 77). Jung’un arketip kavramı insan deneyiminin özüdür. Çağlar boyunca insanlar benzer deneyimlere sahip olmuştur, bunlardan bazılarını kavramsallaştırması zordur. İnsan zihni zihinsel olarak anlaşılmayanları sembolik olarak ifade etmeye eğilimlidir. (Meadow, 1992: 188). Kişiliğin oluşumunda çok önemli bir rol oynamalarından dolayı Jung; persona, anima ve animus, gölge ve ben olarak adlandırdığı bu arketiplere özel bir önem vermiştir. (Geçtan, 2014: 166)
Gölge Arketipi
Jung’a göre toplumsal yönün sürdürülmesi için gölge, persona tarafından bastırılmalıdır. Bunun nedenini ise gölgeyi içgüdüsel ve ilkel tarafta, güçlü ve tehlikeli bulması olarak açıklamıştır. Ego ve gölgenin işbirliği yapması durumunda kişinin kendini yaşam dolu hissettiği, zihinsel işlevlerinin canlandığı ve aynı zamanda bedensel etkinliğinin de arttığı belirtilmektedir. Kişinin bunalım veya sorun yaşadığı dönemlerin, egonun denetim altında tutulduğu gölge arketipinin egoyu bastırdığı anlar olduğu, kişilerin aldığı ani kararlar ve kararsızlık durumlarında da gölgenin etkin işleve sahip olduğu da açıklanmıştır.(Ukray, 2016, ss.86-87)
İçimizdeki Canavarlara Deneyimsel Bir Atıf
Çocuklar erken çocukluk dönemi olarak da bilinen 3-6 yaş döneminde yaşantılarını somut deneyimler üzerine kurgular. Bu somut deneyimler, yaş döneminin bir fenomeni olarak yoğun fantezi ve sembol içerir. Çocuğun yaşantısında anlamlandırmak, anlamak ve içselleştirmek üzerine çalıştığı her şey oyunlarında roller ve sembollerle ortaya çıkar. Bu bağlamda sembollerin anlatı dili olan masallar da bu yaş döneminde önemli bir yer tutar.
Yaşantının aktif bir yer tuttuğu fantezi oyunlarının içeriklerinde çocukların duygu dünyalarına da yer vardır. Öfke çalışan bir çocuğun oyununda kırmızı bir ejderha ya da korkunç bir canavar olması olağandır. Çocukluk döneminin fenomenleri doğası gereği böyle şekillendiği için yetişkin dünyasının kavram ve anlam bütünlüğü ile bu döneme bakmak elbette yerinde olmayacaktır. Ancak insan yavrusunun henüz yaşamının ilk yıllarında an be an inşa ettiği yetişkinliğine daha önce bu dönemden geçmiş bir yetişkin gözünden bakıldığında kendimiz üzerinde çalıştığımız yerleri görmek ve açığa çıkartmak da bir o kadar doğaldır.
Haftalar boyunca canavar, ejderha sembolleri ile rol oyunlarında yer alan bir çocuğun akranıyla yaşadığı deneyim, beni gölgesi ile çalışan bir yetişkin olarak düşünmeye sevk etti.
Çok Yüzeyli Bir Varlık Olarak İnsanın Canavarıyla Tanışması
Canavar rolünde olan çocuk, yüksek bir tepeye çıkmış var gücüyle kükrüyordu. Tüm bedeni ve bakışlarıyla oldukça rolünün içinde olduğu görülüyordu. Gerçek-fantezi ayrımı henüz gelişmemiş bu yaş döneminde olan başka bir akranı korktuğunu söyleyerek yanıma geldi. Bunu bir fırsat bilerek korkan çocuğu kucakladım ve canavarla tanışmaya gittik. Zaman içinde gelişen diyalogda arkadaşına “Burada mısın?” sorusunu yönelttiğinde nihayet canavar rolden çıktı ve gerçeklikle yeniden bağ kuruldu.
İçindeki canavarla çalışan yetişkin eğitmen lensimle bu deneyime şahit olduğumda, insanın çok katmanlı yapısında temas ettiği pek çok yüzeyden birine de şahit olduğumu biliyordum. Fantezi dünyasından gerçekliğe arkadaşını davet ederken içindeki korkuya rağmen bundan yüzleşmekten kaçınmayan bir insan yavrusuna eşlik etmiştim. Yaş döneminin doğal bir fenomeninin, arketiplerin genel yapısıyla ortak olan “insan zihninin zihinsel olarak anlaşılmayanları sembolik olarak ifade etmeye eğilimli olması” çocuk bedeninden yetişkin zihnine uzanan bir örnek gibi şahitliğime sunulmuştu.
“Burada Mısın?”
Erken yıllarda edindiğimiz deneyimler kişilik kabımızı dolduruyor ve kendimizi çevrenin de etkisiyle an be an inşa ediyoruz. Yazımızın başında yer verdiğim üzere, persona toplumsal normlara uymak ve kabul görmek için gölgeyi bastırsa da bizi oluşturan pek çok katmana dahil olan bu yanımızı görmezden gelmek kendimizle olan tanışma sürecimizi erteliyor, sekteye uğratıyor. Bu kadar fırsat verilmemiş, hep sen ötede oyna denilmiş gölge de karanlıkta beslenip içimizdeki canavarlara dönüşüyor. Halbuki, insan canlısı ve bu dünyanın bir yavrusu olarak dualiteden kaçmamız olanaklı değil. Bunun yerine, aradabir dönüp kuytu karanlıkta büyüttüğümüz kendi gölgemize biraz ışık tutmak ve “burada mısın?” diye sormak ışık ve karanlığın bütünlüğü için bir köprü olmak tekamülümüzü kolaylaştıracak anahtarı ellerimize verebiliyor.
Bir çatlak var her şeyde, ışık böyle girer içeriye. –L.Cohen
Dünyanın su götürmez başka bir yasasında da olduğu gibi bir yerde ne kadar çok ışık varsa o kadar çok gölge olacaktır. Kendi aydınlığımızla buluşmak için karanlığımıza yüzümüzü döndüğümüzde ancak bir ve bütün olarak kendimizi kucaklayacağız.
Kaynakça
Kavut, S. (2020). Carl Gustav Jung: Kavramları, Kuramları ve Düşünce Yapısı Üzerine Bir İnceleme, International Journal of Cultural and Social Studies.
Darıcı, S. (2013). Bilinçaltı Reklamcılık ve İletişim Teknikleri, İstanbul: İstanbul Gelişim Üniversitesi Yayınları.
Meadow, M. Jo. (1992). Archetypes And Patriarchy: Eliade And Jung. Journal Of Religion And Health, 31(3), 187-195.
Geçtan, E. (2014). Psikanaliz ve Sonrası, İstanbul: Metis Yayınları.
Ukray, M. (2016). Jung Psikolojisi, Ankara: Yason Yayınları.