8 Şubat 1828’de Fransa’nın Nantes şehrinde doğan Jules Gabriel Verne, çocukluğunu Loire Nehri kıyısında yelkenlileri ve gemileri izleyerek geçirdi. Bu sebeptendir ki, seyahat ve macera üstüne hayallerle büyüdü.
12 yaşındayken tayfalık yapmak üzere bir gemiye binip evden kaçmaya yeltenen Jules Verne’in, babası tarafından yakalanıp gemiden indirildiğinde “bundan sonra yalnız hayal dünyasında seyahat edeceğine” dair ailesine söz verdiği rivayet edilir. Bu hikâyenin gerçekliği hakkında şüpheler vardır. Jules Verne’in deniz ve macera tutkusunu kardeşi Paul de paylaşıyordu ve Paul sonunda bir deniz mühendisi oldu. Jules Verne ise kısa hikâyeler ve şiirler yazmaya başladığı yatılı okul döneminin ardından 1846’da babasının işini devam ettirebilmek için hukuk öğrenimi görmek üzere Paris’e gitti.
Yayıncı Pierre-Jules Hetzel ile yaptığı işbirliği, Dünyanın Merkezine Seyahat (1864), Denizler Altında Yirmi Bin Fersah (1870) ve Seksen Günde Devr-i Alem (1872) gibi çok satan macera romanları serisi olan Voyages extraordinaires’in yaratılmasına yol açtı. Her zaman iyi belgelenmiş olan romanları, dönemin teknolojik ilerlemeleri dikkate alınarak genellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında geçmektedir.
1883’te yayımladığı ve mekân olarak Osmanlı topraklarını seçtiği İnatçı Keraban adlı kitabındaki detaylı İstanbul tasvirlerinden ötürü yazarın Türkiye’ye de seyahat etmiş olduğu düşünülür, ancak Verne’in gerçekte hiç Türkiye’de bulunmadığı, bunun da onun hakkındaki efsane ve söylentilerden birisi olduğu söylenir.
İnatçı Keraban İle Maceralı Yolculuk
İki ciltlik İnatçı Keraban, II. Mahmut döneminde, Osmanlı sınırları içindeki topraklarda geçer. İstanbul, Trakya, Balkan kıyıları ile Anadolu’nun ve Gürcistan, Rusya, Ukrayna’nın Karadeniz sahilleri romanın geçtiği mekânlardır. Olaylar, çok inatçı ve eski kafalı İstanbullu bir tütün tüccarı olan Keraban Ağa’nın başından geçenler etrafında şekillenir.
Hollandalı tütün tüccarı Van Mitten ile uşağı Bruno bir Ramazan günü İstanbul’a gelir. Herkes oruçlu olduğu için İstanbul kenti, terk edilmiş bir şehir görüntüsündedir. Van Mitten ile Bruno, İstanbul’da dolaştıktan sonra Jan Van Mitten’in arkadaşı olan İstanbullu tüccar Keraban Ağa ile buluşurlar. Birlikte, Ağa’nın Üsküdar’daki konağına akşam yemeğine gitmek üzere yola çıkarlar. Ancak tam da o gün Boğaz’da karşıdan karşıya geçen tekneler için yeni vergi konulmuştur.
Keraban Ağa 10 paralık bu vergiyi ödememeye kararlıdır. Bunun için de Üsküdar’a Kırım ve Kafkasya üzerinden dolaşarak gitmeye karar verir. Van Mitten ile uşağı Bruno’yu da yanına alarak atlı araba ile bir ay sürecek bir Karadeniz yolculuğuna çıkar. Keraban Ağa, demir yolu gibi yeni ulaşım yollarını ve deniz tuttuğu için mecbur kalmadıkça deniz yolunu kullanmayı reddetmektedir. Şaşırtıcı olaylarla geçen yolculuğun ardından İstanbul’a varılmasıyla roman son bulur.
‘Kahveci Bize Bir Şişe Vişne Şerbeti, Soğuk Olsun!’
16 Ağustos akşamı İstanbul’a varan Hollandalı tütün tüccarı Van Mitten ve uşağı Bruno, Tophane Meydanı’ndaki kahvehanede soluklanmak istemişti. Meydanın ıssız ve sessiz oluşu onları şaşırtmıştı. Şaşkınlıklarının arasında yaptıkları sohbette Van Mitten, uşağı Bruno’ya ‘Ne kadar gidersem gideyim, yeterince uzaklaşmış olmam’ diyordu.
Şahsi bir varoluş sorgulamasıyla karışık sohbet, iki yabancının kahvehanedeki Türkçe konuşmalarıyla devam ediyordu.
Susayan Bruno, kırık Türkçesiyle ‘kahveci’ diye bağırdı. Epey sonra gelen kahveciye ‘Kahveci bize bir şişe vişne şerbeti, soğuk olsun!’ dedi Van Mitten.
Kahveci ise ‘Top patladıktan sonra’ yanıtını verdi. Bu yanıtla birlikte Ramazan ayının içerisinde olduklarını ve Tophane Meydanı’nın neden bu denli sessiz olduğunu anlamışlardı. İki adam biraz soluklanıp Galata Rıhtımı’na doğru giderken Van Mitten ile hikâyenin bir ana kahramanı, Keraban Ağa çarpışmışlardı.
Kısa süren anlaşmazlığın ardından Van Mitten önceden Hollanda’da ağırladığı Keraban Ağa’yı tanıdı. Keraban Ağa’nın da kendisini tanıması uzun sürmemişti. Karşılaşmanın ardından Keraban Ağa, Van Mitten’i, yeğeni Ahmet’in altı hafta sonra Odesa’da gerçekleşecek düğününe katılmaya ikna edivermişti.
Ancak birkaç dakika sonra bir zaptiye amirinin boğazı geçmek isteyen her şahıs, yelkenli ve tekne için alınacak on paralık vergiyi duyurmasıyla işler şekil değiştirmişti. Keraban Ağa’nın inadıyla başlayan maceralı yolculuk süresince, Keraban Ağa iki kişi tarafından dinlendiğinin ve yolculuk boyunca bu iki kişi tarafından gölge gibi izleneceğinin, dahası türlü tuzaklara düşürüleceğinin farkında değildi.
Verne’in romanında dediği gibi;
‘Tüm fırtınalar geçer. Uzun ya da kısa sürerler sadece. Tartışmalar gibi, ama geçip giderler… Ardından güzel havalar gelir…’
Tartışmalarla, inatçılıklarla, yer yer Osmanlı hicviyle devam eden roman 1800’lerin Osmanlı’sını anlatırken, içindeki detaylar ve betimlemeler ile insanı hayrete düşürür. “Bundan sonra yalnız hayal dünyasında seyahat edeceğine” dair ailesine söz veren Jules Verne’ in, hiç görmediği İstanbul’u ve o dönemi böylesine içten tasvirlemesi, sözlüklerde bile yer almayan “Keraban” adını nereden bulduğu hatta Osmanlı vatandaşlarının evlerinde kullandıkları geleneksel yakıta varıncaya kadar ansiklopedik bilgiler vermesi okuyan herkesi hayrete düşürür.
Ailesine verdiği sözü tutup gerçekten sadece hayal dünyasında mı seyahat etmiştir bilinmez fakat hayal etmenin, iyi bir yazar, daha da iyi bir seyyah olmak için en temel ve en önemli gereksinim olduğunu en güzel yansıtan yazardır belki de Jules Verne.