Gilles Deleuze
Gilles Deleuze, sinema kuramında hareket-imge ile zaman-imge ayrımını, sadece sinemayı anlatı biçimleri üzerinden sınıflandırmak için değil, imgenin düşünceyle kurduğu ilişkiyi yeniden kurmak için geliştirir. Bu ayrım, sinema tarihini açıklayan betimleyici bir şema olmaktan çok, zamanın ve hareketin sinemada nasıl düşünülebilir hâle geldiğini sorgulayan felsefi bir çerçevedir. Deleuze’e göre sinema, düşüncenin dışsallaştırılmış bir temsili değildir, düşüncenin kendisinin, imgeler aracılığıyla işlediği özgül bir alandır.
Hareket-imge, klasik sinema anlatısının temel yapısını tanımlar. Bu yapıda algı, eylem ve tepki arasında düzenli bir ilişki vardır. Bir karakter bir durumu algılar, buna uygun bir eylemde bulunur ve bu eylem yeni bir durumu doğurur. Zaman, bu süreçte dolaylı biçimde kurulur. Olayların ilerlemesiyle birlikte hissedilir, fakat doğrudan görünür hâle gelmez. Zaman, hareketin sonucudur. Bu nedenle hareket-imge rejiminde anlatı süreklidir. Nedensellik açıktır. Sahne geçişleri mantıksal bir zincir oluşturur. Seyirci, karakterlerin eylemlerini izlerken aynı zamanda anlatının zamanını da takip eder. Zaman, ölçülebilir ve düzenlidir. Sinema, dünyayı işleyen bir sistem gibi sunar.

Zaman-imge ise bu yapının çözülmeye başladığı noktada ortaya çıkar. Burada algı ile eylem arasındaki bağ zayıflar ya da tamamen kopar. Karakterler gördüklerine hemen tepki vermez. Eylem ertelenir, askıya alınır ya da anlamsızlaşır. Bu durumda zaman, hareketten türeyen bir unsur olmaktan çıkar ve doğrudan deneyimlenen bir boyut hâline gelir. Zaman-imge rejiminde anlatı zorunlu değildir. Olaylar ilerlemek zorunda değildir. Boşluklar, duraksamalar ve belirsizlikler önem kazanır. Seyirci artık ne olacağını değil, mevcut durumun ne kadar sürdüğünü deneyimler. Zaman, bir akış olarak değil, bir yoğunluk olarak hissedilir.
Deleuze’e göre bu iki imge rejimi birbirini dışlamaz, fakat tarihsel olarak farklı dönemlerde baskın hâle gelir. Klasik sinema ağırlıklı olarak hareket-imgeye dayanırken, modern sinema zaman-imgeye yönelir. Bu yönelim, teknik bir tercih değil, sinemanın dünyayı kavrayış biçimindeki bir değişimin sonucudur. Burada temel ayrım nettir: Hareket-imge, zamanı eylem üzerinden kurar. Zaman-imge, eylemi askıya alarak zamanı doğrudan görünür kılar. Bu ayrım, Deleuze’ün sinema düşüncesinin omurgasını oluşturur.

Hareket-imge, Deleuze tarafından tekil bir yapı olarak değil, kendi içinde farklı işleyiş biçimlerine ayrılan bir sistem olarak ele alınır. Bu ayrım, sinemanın algıyı, bedeni ve eylemi nasıl organize ettiğini daha somut biçimde anlamayı sağlar. Deleuze bu noktada üç temel imge türünden söz eder: algı-imge, duygulanım-imge ve eylem-imge. Bu imgeler, birbirinden kopuk kategoriler değildir, aynı yapının farklı işlevsel aşamalarını temsil eder. Algı-imge, sinemanın dünyayı nasıl sunduğuyla ilgilidir. Kamera, dünyayı nötr biçimde kaydetmez, her zaman bir bakış düzeni kurar. Bu bakış, çoğu zaman karakterin algısına yakındır. Seyirci, dünyayı bir öznenin konumundan görür. Ancak bu özne, psikolojik bir derinliğe sahip olmak zorunda değildir. Önemli olan, algının yönlendirilmiş olmasıdır. Kamera neyi gösteriyorsa, anlam da orada yoğunlaşır. Algı, henüz eyleme dönüşmemiştir, ama ona doğru bir potansiyel taşır.
Duygulanım-imge, algının bedende yarattığı etkilerle ilgilidir. Burada imge, yalnızca görülen bir şey olmaktan çıkar, hissedilen bir şeye dönüşür. Yüz ifadeleri, bedenin gerilimi, sesin tonu gibi unsurlar bu düzeyde belirleyici olur. Duygulanım-imge, özellikle yakın planlarda yoğunlaşır. Seyirci, karakterin ne yaptığını değil, ne hissettiğini izler. Ancak bu his, içsel bir monologla açıklanmaz, doğrudan bedensel bir durum olarak sunulur. Eylem-imge ise hareket-imge sisteminin merkezinde yer alır. Algı ve duygulanım, burada doğrudan bir eyleme bağlanır. Karakter bir durumu değerlendirir ve bu duruma karşılık gelen bir davranışta bulunur. Sinemanın klasik anlatı yapısı büyük ölçüde bu imge üzerine kuruludur. Olaylar, karakterlerin eylemleri üzerinden ilerler. Zaman, bu ilerlemenin düzenli akışı içinde şekillenir. Her sahne, bir öncekinin sonucu, bir sonrakinin nedeni olarak konumlanır.
Bu yapı, Deleuze’ün “duyusal-motor şema” dediği mekanizma sayesinde işler. Dünya, algılanabilir bir bütün olarak sunulur ve bu algı, eyleme dönüştürülebilir. Sinema, böylece istikrarlı bir gerçeklik hissi üretir. Seyirci, bu dünyada yönünü kaybetmez çünkü her şey işlevseldir. Görülen şeyler bir anlam taşır, yapılan eylemler sonuç doğurur. Zaman-imgeye geçiş, tam olarak bu şemanın işlemez hâle gelmesiyle başlar. Algı artık eyleme bağlanmaz. Duyumlar bir çıkış noktası üretmez. Karakterler ne yapacaklarını bilmez, hatta bazen yapacak bir şey yoktur. Bu durumda imge, işlevini kaybetmemekte aksine farklı bir işleve kavuşur. Artık imge, eylemi yönlendirmek için değil, zamanı açığa çıkarmak için vardır.
“Montaj, uyuşumlarla, kesmelerle ve uyuşumsuzluklarla bütünün belirlenmesidir (Bergsoncu üçüncü seviye). Ayzenştayn hiç durmadan bizlere montajın fılmin bütünü olduğunu, İdea olduğunu hatırlatır. Peki ama, bütünün tam olarak montajın nesnesi olmasının nedeni nedir? Bir fılmin başından sonuna kadar bir şey değişir, bir şey değişmiştir. Ne var ki, bu değişen bütün, bu zaman ya da süre, yalnızca dolaylı bir biçimde, onu ifade eden hareket-imgelerle ilişkili olarak kavranabiliyor gibi görünmektedir. Montaj; bütünü, İdeayı, yani zamanın imgesini ortaya çıkarmak için hareket-imgelere dayanan işlemdir. Böyle bir imge zorunlu olarak dolaylıdır, zira hareket-imgelerden ve onların birbirleriyle kurdukları ilişkilerden elde edilmiştir. Bununla birlikte montaj sonradan gelmez. Hatta bütün, bir anlamda önden gelmelidir, baştan varsayılmalıdır. Çünkü, daha önce gördüğümüz üzere, Griffıth’in zamanında ve Griffıth’ten sonra hareket-imge kendi içinde çok nadiren kameranın hareketliliğiyle ilişkiliydi ve çoğu zaman montajı varsayan sabit planların peş peşe gelmesiyle elde
ediliyordu.” (Sinema 1: Hareket-İmge)
Zaman-imge rejiminde algı, saf hâline yaklaşır. Kamera bir bakış sunar, fakat bu bakış bir karar üretmez. Görülen şeyler, anlatının parçası olmak zorunda değildir. Boş mekânlar, uzun bekleyişler, tekrarlanan anlar bu yüzden önemlidir. Zaman, olayların arasında kaybolmamakta, bizzat sahnenin içeriği hâline gelmektedir. Burada Deleuze’ün vurgusu nettir: zaman-imge, zamanın ölçülmesiyle değil, hissedilmesiyle ilgilidir. Süre, artık kronolojik değildir. Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirine karışabilir. Anılar, düşler ve mevcut an aynı düzlemde var olabilir. Sinema, bu düzlemde bir anlatı kurmak zorunda değildir, bir zaman deneyimi üretmesi yeterlidir.
Zaman-imge rejiminin belirginleştiği noktada Deleuze, hareket-imgeye özgü duyusal-motor yapının yerini alan yeni imge türlerini tanımlar. Bu aşamada opsign ve sonsign kavramları devreye girer. Bu kavramlar, sinemada görsel ve işitsel imgelerin artık eyleme hizmet etmediği, kendi başlarına var oldukları durumları açıklamak için kullanılır. Opsign, görsel imgenin eylemle bağının koptuğu hâli ifade eder. Kamera bir mekânı, bir yüzü ya da bir durumu gösterir, ancak bu görüntü bir tepki üretmez. Görülen şey, bir sonraki eylemi hazırlamaz. Seyirci, görüntünün neden orada olduğunu anlatı açısından açıklamak zorunda kalmaz. Görüntü, yalnızca var olur. Boş sokaklar, hareketsiz yüzler, uzun planlar bu türün tipik örnekleridir. Opsign, görüntünün işlevsizleşmesi değil, işlevinin değişmesidir. Görsel imge artık bir anlatı aracı değil, zamanın taşıyıcısıdır.

Sonsign ise işitsel imgenin benzer biçimde bağımsızlaşmasını ifade eder. Ses, görüntüyü açıklamak ya da desteklemek zorunda değildir. Diyaloglar kesilebilir, çevresel sesler ön plana çıkabilir, sessizlik belirleyici hâle gelebilir. Ses ile görüntü arasındaki senkron bozulur. Bu kopuş, zaman-imgenin temel özelliklerinden biridir. Ses, artık bir eylemi tamamlamaz, zamanın uzamasını ya da askıya alınmasını hissettirir. Opsign ve sonsign birlikte çalıştığında, sinemada yeni bir algı rejimi ortaya çıkar. Seyirci, bir durumu anlamak için neden-sonuç ilişkilerine başvuramaz. Görülen ve duyulan şeyler, açıklanmaktan çok deneyimlenir. Bu noktada sinema, olay anlatan bir yapı olmaktan çıkar, zamanın farklı hâllerini yan yana getiren bir alan hâline gelir.
Bu dönüşüm, Deleuze’ün zaman-imge tartışmasında merkezi bir yere sahip olan kristal-imge kavramına bağlanır. Kristal-imge, zamanın iki yönünün, yani geçmiş ile şimdinin aynı anda görünür hâle geldiği imge türüdür. Burada geçmiş, anı olarak geri çağrılmaz, şimdinin içinde etkin biçimde var olur. Aynı şekilde şimdi, saf bir an değildir geçmişle sürekli temas hâlindedir. İki zaman düzeyi birbirini temsil etmez, birbirini içerir. Kristal-imgede ayna, yansıma, tekrar ve çiftlenme gibi yapılar sıkça görülür. Ancak önemli olan bu görsel motifler değil, zamanın nasıl işlediğidir. Geçmiş ve şimdi arasındaki sınır belirgin değildir. Seyirci, hangi zaman düzeyinde olduğunu kesin olarak ayırt edemez. Bu belirsizlik bir eksiklik değil, zaman-imgenin temel koşuludur.
Deleuze için bu yapı, modern sinemanın ayırt edici özelliğidir. Modern sinema, dünyayı eylemler üzerinden düzenlenebilir bir bütün olarak sunmaz. Aksine, dünyanın artık doğrudan anlaşılamadığı, kararların ertelendiği ve zamanın parçalı biçimde deneyimlendiği bir durumu gösterir. Zaman-imge, bu durumun sinemasal karşılığıdır. Bu nedenle hareket-imge ile zaman-imge arasındaki fark, yalnızca anlatı temposu ya da görsel stil farkı değildir. Hareket-imge, dünyayı işleyen bir sistem olarak varsayar. Zaman-imge ise bu sistemin artık işlemediği anları görünür kılar. Birinde zaman, eylemin sonucudur. Diğerinde eylem, zamanın içinde çözülür.
Zaman-imge rejiminde bellek, artık geçmişte kalmış bir içerik olarak ele alınmaz. Deleuze’ün yaklaşımında bellek, şimdiki zamana sonradan eklenen bir unsur değildir, zamanın yapısının kendisine içkindir. Bu noktada sinema, hatırlamayı temsil etmez, hatırlamanın nasıl işlediğini gösterir. Anı, geri çağrılan bir görüntü değil, şimdinin içinde etkin olan bir zaman katmanıdır. Gilles Deleuze bu durumu Bergsoncu süre kavramı üzerinden düşünür. Süre, ölçülebilir bir zaman akışı değildir. Geçmiş, şimdi ve gelecek birbirini izleyen noktalar olarak değil, iç içe geçmiş düzeyler olarak var olur. Zaman-imge sinemasında bu iç içelik doğrudan görünür hâle gelir. Bir sahnede görülen mekân, yalnızca şu anki hâliyle var olmaz, geçmiş kullanım biçimleri, önceki yaşantılar ya da olasılıklar aynı anda hissedilir.
Bu yüzden zaman-imge rejiminde bellek sahneleri klasik anlamda “flashback” olarak işlemez. Flashback, hareket-imge mantığına aittir. Anlatı ilerlerken geçmişe dönülür, sonra tekrar şimdiye gelinir. Zaman-imge sinemasında ise böyle bir geri dönüş yapısı yoktur. Geçmiş, şimdinin içinde çözünmeden durur. Seyirci, bir zaman sıçraması yaşadığını değil, zamanın yoğunlaştığını hisseder. Bu durum düş ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi de değiştirir. Hareket-imge rejiminde düş, genellikle gerçekliğin karşıtı olarak konumlanır. Rüya sahnesi belirgindir, sınırları bellidir ve anlatıya geçici bir ara verir. Zaman-imge rejiminde ise düş ile gerçeklik arasındaki sınır net değildir. Görülen şeyin düş mü, anı mı, yoksa şimdiki zaman mı olduğu kesin olarak ayırt edilemez. Ancak bu belirsizlik anlatısal bir karmaşa değil, zamansal bir durumdur.
Deleuze için önemli olan, sinemanın bu belirsizliği çözmesi değil, onu olduğu gibi korumasıdır. Çünkü modern deneyimde zaman, artık düzenli ve öngörülebilir bir akış olarak yaşanmaz. Kararlar ertelenir, eylemler askıda kalır, geçmiş sürekli olarak şimdiye sızar. Zaman-imge, bu deneyimi temsil etmez, bu deneyimin biçimidir. Bu noktada seyircinin konumu da değişir. Hareket-imge sinemasında seyirci, anlatının mantığını takip eder. Eylemleri değerlendirir, sonuçları öngörür. Zaman-imge sinemasında ise seyirci, anlam kurmak yerine süreye maruz kalır. Görüntüler arasında bağlantı kurmak zorunda değildir. Asıl mesele, bu görüntülerle birlikte zamanın nasıl aktığını deneyimlemektir.

Sonuç olarak hareket-imge ile zaman-imge arasındaki ayrım, sinemanın hangi hikâyeleri anlattığından çok, zamanı nasıl kurduğuyla ilgilidir. Hareket-imge, zamanı eylemin düzeni içinde görünmez kılar. Zaman-imge ise eylemin çözülmesiyle zamanı doğrudan açığa çıkarır. Bu yüzden Deleuze’ün sinema düşüncesinde bu ayrım, estetik bir tercih değil, tarihsel ve düşünsel bir zorunluluğun ifadesidir. Klasik sinema ile modern sinema arasındaki fark, Deleuze’ün kuramında tarihsel bir dönemlendirmeden çok, imgenin işleyiş biçimine dair yapısal bir ayrımdır. Klasik sinema, büyük ölçüde hareket-imge rejimiyle çalışır. Bu sinemada dünya, eylemle düzenlenebilir bir bütün olarak varsayılır. Karakterler içinde bulundukları duruma uygun tepkiler verir, olaylar ilerler, anlatı bir yön duygusu üretir. Zaman, bu yönelimin içinde erir. Seyirci zamanı ayrıca düşünmez, zaman, zaten anlatının işlemesiyle birlikte vardır.
Modern sinema ise bu işleyişin artık güvenilir olmadığı bir noktada ortaya çıkar. Karakterler eyleyemez, karar veremez ya da verdikleri kararlar dünyada belirleyici bir sonuç yaratmaz. Algı ile eylem arasındaki bağ kopmuştur. Bu kopuş, Deleuze’e göre estetik bir yenilikten çok, tarihsel bir deneyimin sinemadaki ifadesidir. Dünya artık eylem yoluyla kavranabilir bir bütün olarak algılanmamaktadır. Sinema da buna uygun olarak hareketi merkeze almaktan vazgeçer.
Bu noktada zaman-imge, bir anlatı stratejisi olarak değil, zorunlu bir sonuç olarak belirir. Eylem çözüldüğünde geriye kalan şey zamandır. Ancak bu zaman, ölçülen ya da ilerleyen bir zaman değildir. Sürekliliği parçalıdır, yönsüzdür ve çoğu zaman belirsizdir. Modern sinemada uzun planlar, boşluklar, tekrarlar ve sessizlikler bu yüzden yalnızca biçimsel tercihler değildir. Bunlar, zamanın doğrudan deneyimlenmesini mümkün kılan yapısal unsurlardır.
Bu ayrım, Deleuze’ün sinemayı neden bir düşünme biçimi olarak ele aldığını da net bir şekilde ortaya koymaktadır. Sinema, onun için fikirleri temsil eden bir araç değildir. Sinema, düşüncenin imgeler aracılığıyla gerçekleştiği bir düzlemdir. Hareket-imge düşünceyi eylem üzerinden kurar. Zaman-imge ise düşüncenin artık eylemle ilerleyemediği, duraksadığı ve kendi üzerine döndüğü anları görünür kılar. Bu nedenle zaman-imge sineması, seyirciden farklı bir dikkat biçimi talep eder. Anlam, olayların çözümlenmesiyle ortaya çıkmaz. Görüntüler arasında kesin bağlar kurmak gerekmez. Asıl mesele, imgenin sunduğu süreye katlanmak, bu sürenin içinde kalabilmektir. Seyirci artık anlatının dışından bakan bir konumda değildir, zamanın işleyişine doğrudan maruz kalan bir konumdadır.

Gilles Deleuze’ün hareket-imge ile zaman-imge ayrımı, en açık biçimde Alfred Hitchcock’un The Birds’ü ile Alain Resnais’nin Last Year at Marienbad’ı yan yana okunduğunda somutlaştırabiliriz. The Birds, duyusal-motor şemanın hâlâ işlediği bir dünyayı varsayar. Film boyunca karakterler gördükleri duruma tepki verir, tehdit algılanır, bu algı eyleme dönüşür ve anlatı bu eylemler üzerinden ilerler. Kuş saldırıları belirsiz ve açıklamasız olsa bile, karakterlerin davranışları bu belirsizliği eylem düzeyinde karşılamaya yöneliktir. Kamera, yalnızca göstermemekte, seyirciyi sürekli bir beklenti ve tepki döngüsüne sokmaktadır. Zaman, bu yapıda bağımsız bir sorun olarak ortaya çıkmaz. Olaylar ilerledikçe hissedilir, ancak doğrudan düşünülmesi gereken bir boyut hâline gelmez. The Birds’te bekleme anları bile eyleme hazırlık işlevi taşır, zaman, hareket tarafından düzenlenir.
Buna karşılık Last Year at Marienbad, Deleuze’ün zaman-imge dediği rejimin en saf örneklerinden biridir. Filmde algı ile eylem arasındaki bağ bütünüyle çözülmüştür. Karakterler konuşur, dolaşır, hatırlar gibi görünür, ancak bu hareketler dünyada herhangi bir dönüşüm üretmez. Anlatı ilerlemez, geçmiş, şimdi ve olasılık aynı düzlemde var olur. Seyirci, bir olayın gerçekten yaşanıp yaşanmadığını ayırt edemez, çünkü film böyle bir ayırt etme imkânı sunmaz. Burada zaman, hareketin sonucu değil, imgenin kendisidir. Görüntüler bir şeyleri açıklamaz, zamanı yoğunlaştırır. Deleuze’ün kristal-imge kavramı tam da bu noktada devreye girer: geçmiş ve şimdi birbirini temsil etmez, birbirinin içine geçer. Marienbad’da zaman ölçülmez, ilerlemez, çözülmez; askıda kalır ve bu askı hâli filmin temel deneyimine dönüşür.

Bu iki film arasındaki fark, Deleuze’ün ayrımının özünü açığa çıkarır. Hareket-imge sineması, dünyayı eylem yoluyla hâlâ kavranabilir varsayar, zaman bu kavrayışın yan ürünüdür. Zaman-imge sineması ise bu varsayımı askıya alır. Eylem çözüldüğünde, geriye kalan tek şey zamandır ve sinema bu noktada anlatı kurmaktan çok, zamanın kendisini düşünmeye zorlayan bir yapıya dönüşür.
Sonuç olarak hareket-imge ile zaman-imge ayrımı, sinemanın estetik araçlarından çok, dünyayla kurduğu ilişkiyi tanımlar. Hareket-imge, dünyayı eylem yoluyla anlamlı kılmaya çalışır. Zaman-imge ise bu çabanın askıya alındığı anları kaydeder. Deleuze’ün sinema düşüncesinin merkezinde yer alan mesele tam olarak budur: Sinema, dünyayı düzenlemekten vazgeçtiğinde, zamanı doğrudan düşünmenin bir yolu hâline gelebilir.
Kaynakça
Deleuze, Gilles.(2014) Sinema 1: Hareket-İmge. Çev. S. Özdemir. İstanbul: Norgunk Yayıncılık.
Deleuze, Gilles (2021) Sinema 2: Zaman-İmge. Çev. B. Yalım ve E. Koyuncu. İstanbul: Norgunk Yayıncılık,.