©Getty GraphicaArtis
Gilbert Simondon, 1924–1989 yılları arasında yaşamış Fransız bir filozoftur. Felsefe tarihinde özellikle teknik nesneler, bireyleşme, ontoloji ve bilgi teorisi alanlarında özgün bir konumda durur. Onu ayıran temel nokta, felsefeyi sabit varlıklar üzerinden değil, oluş süreçleri üzerinden düşünmesidir. Son dönemde birey, teknik ve oluş kavramlarının kesiştiği alanlara odaklanan bir çalışma yürütürken, Simondon’un individuation (bireyleşme) kavramı bu hattın doğal bir durağı olarak öne çıktığı için aslında bir giriş mahihetinde okumamı paylaşmak istedim. Kavramların daha ayrıntılı tartışmasını ise başka bir yazıda sürdürmeyi planlıyorum.
Simondon, klasik felsefenin bireyi hazır ve tamamlanmış bir varlık gibi ele almasını sorunlu bulur. Ona göre felsefe, “birey nedir?” sorusundan çok, “birey nasıl oluşur?” sorusuyla ilgilenmelidir. Bu yaklaşım, özellikle Descartes sonrası özne merkezli düşünceye radikal bir eleştiri getirir, klasik metafiziğin temel refleksine ters düşer diyebiliriz. Felsefe uzun süre varlığı, sabit kimlikler ve tanımlanabilir özler üzerinden düşünmüştür.

Bireyleşme, Simondon felsefesinin merkezinde yer alır. Kavram basitçe, bireyin nasıl ortaya çıktığını açıklayan bir süreç düşüncesidir, ancak bu süreç yalnızca insan için geçerli değildir. Simondon’a göre fiziksel, biyolojik, psikolojik ve toplumsal tüm varlıklar bireyleşme süreçleriyle oluşur. Gündelik düşüncede birey dediğimiz şey, genellikle hazır bir varlık gibi ele alınır. Bir insan vardır, sonra değişir bir makine üretilir, sonra kullanılır. Simondon bu sırayı tersine çevirir. Ona göre önce birey yoktur. Önce bir oluş süreci vardır. Birey dediğimiz şey, bu sürecin belli bir anında ortaya çıkan geçici bir dengedir. Birey olmak da bir başlangıç noktası değil, bir sonuçtur. Ama bu sonuç kalıcı değildir. Her birey, hâlâ tamamlanmamış bir yapı olarak var olur.
Bunu daha somut düşünelim. Bir insanı ele alalım. Kişilik, kimlik ya da karakter dediğimiz şey, tek seferde oluşmaz. Çocukluk, ilişkiler, krizler, öğrenmeler ve kırılmalarla şekillenir. Ama hiçbir aşamada “tamam, artık bu kişi oldu” denemez. Çünkü insan, her zaman değişebilecek bir özü içinde taşır. Simondon bu duruma “preindividual” (birey-öncesi) adını verir. Birey-öncesi alan, bireyden önce var olan bir fazlalıktır. Henüz biçim kazanmamış potansiyeller, eğilimler ve enerjiler bütünü. İnsan büyüdükçe, karar aldıkça, ilişkilere girdikçe bu potansiyelin bir kısmı şekil alır. Ama hepsi tükenmez. Hep bir artıklık kalır, bu yüzden insan değişebilir. Simondon’un bu fikri, teknik nesnelere uygulandığında daha da netleşir. Bir makineyi düşünelim. Genelde onu bitmiş bir ürün olarak görürüz. Oysa Simondon’a göre teknik nesne de tıpkı insan gibi bir gelişim süreci geçirir. İlk hâlleri genellikle komplike, verimsiz ve parçaları birbiriyle uyumsuzdur. Zamanla teknik nesne sadeleşir. Parçalar, birbirini destekleyecek şekilde yeniden düzenlenir. İşlevler dışarıdan eklenmiş olmaktan çıkar, yapının içine yerleşir. Bu sürece Simondon, teknik nesnenin somutlaşması der. Yani makine, giderek “kendisi gibi” çalışmaya başlar.
Buradaki önemli nokta şudur: Teknik nesne, yalnızca insanın buyruğunda olan bir araç değildir. Onun da kendi iç mantığı, gelişme yönü ve sınırları vardır. Bir motorun, bir yazılımın ya da bir sistemin nasıl evrileceği, sadece kullanıcı niyetiyle belirlenmez. Kendi teknik sorunları ve çözümleri vardır. Simondon’un itirazı tam da buraya yöneliyor. Modern toplumda teknik, ya kutsallaştırılır ya da şeytanlaştırılır. Ya her sorunu çözecek bir güç gibi görülür ya da insanı tehdit eden soğuk bir mekanizma olarak. Oysa her iki yaklaşım da tekniği anlamamaktan kaynaklanır. Teknik nesneyi anlamak, onu nasıl kullanacağımızı değil, nasıl oluştuğunu görmekle başlar. Çünkü bir nesnenin ontogenezi, yani nasıl bireyleştiği anlaşılmadan onunla sağlıklı bir ilişki kurulamaz. Bu kopukluk, Simondon’a göre teknik yabancılaşmanın temel nedenidir.
Bu düşünce insan için de geçerlidir. İnsan kendini tamamlanmış, sabit bir kimlik olarak gördüğünde sorun başlar çünkü yaşam, bu sabitliğe sürekli müdahale eder. Krizler, yön değişiklikleri, kopuşlar bu yüzden yıkıcı hissedilir. Oysa Simondon açısından kriz, bir arıza değil, yeni bir bireyleşme aşamasıdır. Birey olmak, sürekli denge kurmak demektir. Bu denge bozulduğunda, yeni bir yapı oluşur, insan değişir, teknik nesne gelişir ve toplum dönüşür. Hiçbir aşama nihai değildir.
Simondon’un en sade ama en güçlü iddiası şu: İnsan ve teknik, karşı karşıya duran iki ayrı dünya değildir, ikisi de oluş hâlindedir, ikisi de tamamlanmamıştır. İkisi de çevreleriyle birlikte şekillenir. Bu yüzden Simondon, insanı merkeze alan ama tekniği dışlayan düşüncelere karşı çıkar. Teknik nesneleri anlamadan insanı, insanı anlamadan da tekniği kavramak mümkün değildir. Çünkü ikisi de aynı soruyla ilgilidir: Bir şey, nasıl olur? Simondon’un felsefesi, aslında bizi büyük soyut kavramlara değil, çok basit bir farkındalığa davet ediyor. Kendimizi ve çevremizi, bitmiş şeyler olarak değil, süren süreçler olarak düşünmeye.
Kaynakça
Simondon G. (2020). Individuation in light of notions of form and information (T. Adkins, Çev.). University of Minnesota Press