Oğuz Atay
“Oyunlarla Yaşayanlar” dan mısınız yoksa hayatın çok ciddi bir mesele olduğuna inananlardan mı? Gerçeklerle baş etmenin yoludur belki de oyunlar. Hayatımız büyük küçük bir sürü oyunlarla çevrilidir biz fark etmesek de. Her sabah bir tiyatro sahnesine çıkar gibi, hayatın sahnesine adım attığımızda başlar oyunlar. En azından çoğu zaman, Oğuz Atay’ın dediği gibi “iyilik sağlık oyunu”nu oynamışızdır.
Oyunlarla Yaşayanlar, oyunun, sahneden gerçek hayata taşındığı; gerçeklerle oyunların birbirine karıştığı bir tiyatro eseridir. Mühendis-yazar Oğuz Atay’ın, ironiyi ustalıkla kullandığı ve Türk edebiyatında tiyatro türünde kendine has çizgisiyle kalıcı izler bıraktığı eserlerinden biridir Oyunlarla Yaşayanlar. Çok ciddi sandığımız hayatın, aslında bir tiyatro sahnesi gibi kurgulandığını gösterir yazar bize bu eseriyle. Oyundaki karakterler, onun zekice kurduğu ironinin taşıyıcılarıdır. Bir yandan büyük idealleri vardır, diğer yandan küçük hesaplarla bile baş edemezler. Kimi zaman Hamlet gibi trajik kimi zaman Karagöz gibi komiktirler. Karakterler ciddiyetle konuşurken bile, aslında kendi kendileriyle dalga geçerler ve bizler de eseri okurken hem eğlenir hem de yazarın ironik bir dille işaret ettiği noktaları uzun uzun düşünürüz.
Ne Anlatır Yazar Oyunlarla Yaşayanlar’da?
Eserde Coşkun Ermiş adlı emekli bir tarih öğretmeninin, zamanını artık istediği işlerle doldurup, sesini insanlara duyurmak istemesi anlatılır. Bunu nasıl yapacaktır? Bu bir keman sesiyle olabilir, yazacağı oyunlarla olabilir. Emekli olduktan sonra birçok işe girişir. İlk olarak kitapçılık yapar; ancak bu işte iflas ederek emekli ikramiyesini tüketir. Daha sonra bir yandan keman dersleri alırken bir yandan arkadaşı tiyatro oyuncusu Saffet’in de teşvikiyle bulvar komedileri yazar. Ancak kısa sürede bu türde de başarılı olamayacağını anlayınca tarihi oyunlar yazmaya başlar; fakat onda da başarılı olamaz. Hatta Saffet’in kendisine verdiği gerçeküstü oyunları, tarihi eserlere uydurmaya çalışarak gülünç durumlara düşer. Coşkun Ermiş, tutkuyla başladığı hiçbir işin sonunu getiremez. Onun bu hâlini karısı Cemile, Coşkun evi terk edip giderken arkasından bağırarak şu sözlerle ifade eder:
“Coşkun! Coşkun! Sana bir yere gidemeyeceğini söylemiştim Coşkun!” Hatta birlikte yaşadıkları kayınvalidesi Saadet Nine, Coşkun’un bu tutunamayışını “İşte şimdi hayırsız bir damatla oturuyoruz efendim. Üstelik mütekâid (emekli)oldu. Anlıyor musunuz, her şeyden mütekâid oldu.” şeklinde dile getirir. Diğer yandan Çoşkun’un , tiyatro sahibi Servet ve tiyatrocu arkadaşı Saffet’le bir oyun yazarak sahneye koyma hayalleri, bu esnada aşık olduğu tiyatro sanatçısı Emel’le yaşadıkları anlatılır. Coşkun’un kaçış ve aldanışları, bir türlü tutunamamışlığı vardır. Oğuz Atay’ın diğer eserlerindeki tutunamayanlarındandır o da. İstediği çoğu şeyin gerçekleşmediği bu hayatta, Coşkun sahnenin sonunda istediği bir şeyi gerçekleştirmiş olur ve Oğuz Atay, okuyucuyu yine şaşırtarak oyunu bitirir.
Eserin Adı Neden Oyunlarla Yaşayanlar?
Başkahraman 45-50 yaşlarındaki Coşkun Ermiş, bir yandan oyunlar yazarken diğer taraftan hayatı bir oyun olarak sürdürmektedir. Karısı Cemile’nin deyişiyle her şeyi oyunlara benzetir. Keman hocasını oyunlarla evden kaçırtır. Bunamış Saadet Nine’yi oğlu Ümit’le kurduğu oyunlarla sakinleştirir. Mesela Saadet Nine, Cemil Paşa, halife, padişah gibi tarihi kişiliklerle konuşarak hayallerle gerçekler arasında gidip gelmektedir. Her gün Paşa’nın kendisini ziyarete gelip onu uzaklara götüreceğine inanmaktadır. Torunu Ümit, paşa kılığına girip sesini değiştirerek ninesini oyunlarla sakinleştirir. Bu oyunlara Coşkun, hatta eve sık sık ziyaret gelen Coşkun’un tiyatrocu arkadaşı Saffet de katılır. Ortaya komik manzaralar ve diyaloglar çıkar.
Bütün karakterler “ne var ne yok, iyilik sağlık oyunu” oynarlar. Oğuz Atay’ın ironik üslubunu kitabın her sayfasında, karakterlerin neredeyse her cümlesinde görmekteyiz. Zekice tespitleri, göndermeleri okuyucuyu güldürürken düşündüren tavrıyla eser su gibi akar. Hatta her sahne gözlerimizin önünde canlanır, sanki tiyatroya gitmişiz de oyunu en ön koltuktan izliyormuş gibi hissederiz. Oyun içinde oyunlarla, eserin başından son sahnesine kadar aslında başkahramandır oyun.
Eserdeki Karakterler
Eserin kişi kadrosuna baktığımızda yazarın adlandırma tekniğini kullandığını söyleyebiliriz, yani karakterlerin sosyal mevkilerine, karakter özelliklerine ve düşünce yapılarına uygun isimler verildiğini görürüz.
Mesela 45- 50 yaşlarındaki Coşkun Ermiş, duygularını coşkuyla yaşayan biridir. Birçok işe büyük bir heves ve coşkuyla atılır, fakat sonunu getiremez. Eserde, birçok konuda filozofça düşünceleri vardır. Bu durumu Ermiş soyadını taşımasıyla da yansıtır diyebiliriz.
Tiyatro sahibi ve oyuncusu 50 yaşlarındaki Servet Duygulu zengin biridir ve romantik tiyatroya bağlılığıyla da soyadıyla uyumludur. Servet Duygulu’ya göre his ve acı dolayısıyla romantizm ölümsüzdür.
Yine 30 yaşlarındaki tiyatro oyuncusu Saffet Söylemezoğlu’na baktığımızda aylardır Servet Duygulu’nun sahibi olduğu tiyatroda doğru düzgün para almadan çalışmaktadır. Bunu şu sözlerle ifade eder:
“Dünyada benden başka hiçbir aktör de iki aydır doğru dürüst para almadığı halde, patron onu meyhaneye götürüyor diye her şeyi unutup duygulanmaz.” derken öz eleştiri yapar, aynı zamanda Saffet adının saflığına bir göndermedir bu. Yine bir yerde geçen sözlerinde “Yazık ki beni heyecanlandıran sözleri yeri gelince bir türlü ifade edemiyorum. Başkalarının sözlerini anlamadan ezberlemeye öyle alışmışım ki…” diyerek düşüncelerini çoğu zaman kendi sözleriyle ifade edemiyor olması, cümlelerini tamamlayamaması Söylemezoğlu soyadına göndermedir.
Kitabın karakterlerinden biri olan Emel Sevinir 25 yaşlarında bir tiyatro oyuncusudur. Her şeyde modanın peşindedir. Bazen uzun saçlı arkadaşlarıyla “Sanat propagandadır!” diye sloganlar atarken, bazen ölmeyen romantiklerle buluşur. Tiyatroyu da sever, maddi kaygılar yüzünden reklam filmlerinde de oynar. İlerleyen sayfalarda Coşkun’la aralarında bir gönül ilişkisi doğar. Yazar, Coşkun’un hayatında ilk defa âşık olduğu ve arzuladığı kadına “Emel” adını vermiştir.
Eserde aklı başında olan tek kişi, gerçeklerle baş etmek için hayat mücadelesi veren Coşkun’un karısı 45-50 yaşlarındaki Cemile’dir. Cemile evi geçindirmek için dikiş diker, kocasının batırdığı kitapçı işleriyle çarçur olan emekli parasına üzülür, tekrar para kazanacağı düşüncesine sabrı ve inancı da gün geçtikçe azalmaktadır. “Oyun oyun. Biraz da gerçek oyunlarla ilgilensen iyi olur. Mesela para kazanmak, evi geçindirmek için sahneye koyduğum şu dikiş dikme oyunlarımla, Ümit’in her sınıfı iki yılda geçme oyununu düzeltsen biraz. Ya da paralarını içkiye yatırma oyununu adam etsen. Erken emekli olma oyununun bize neye mâl olduğunu bir düşünsen…Ne dersin?” diyerek gerçekleri olduğu gibi söylemiştir.
Saadet Nine Cemile’nin annesidir. Oldukça yaşlıdır ve bunamıştır. Kendi dünyasında ona da kafası oyunlar oynamaktadır adeta. Bazen bir paşanın bazen bir padişahın onu gelip bu yaşadığı evden bir gün götüreceğine inanması, oyunun içine komik sahneler katar.
Ümit, 16 yaşında Coşkun ve Cemile’nin oğullarıdır. Neşeli, evdeki oyunlara kendini kaptırmış hatta yaşının gereği esprileri yaşadığı döneme uygun, derslerinde çok da başarılı olmayan bir gençtir. Ümit’in adı gibi umut getirememesi de ayrı bir ironidir.
Döneminde Anlaşılamayan Bir Oyun
Oğuz Atay, Oyunlarla Yaşayanları’ı kaleme aldığında dönemin tiyatro çevresi, onun ironik diline, postmodern kurgusuna ve “oyun içinde oyun” tekniğine henüz hazır değildi. Klasik dramatik yapıya alışkın sahneler, Atay’ın metnindeki kırılmaları, bilinç akışını ve iç içe geçmiş gerçeklikleri “karışık” buldu. Nitekim oyun, Kenter Tiyatrosuna götürüldüğünde Yıldız Kenter karakterleri ve olay örgüsünü çözümlemekte zorlandığını söylemiş; Şükran Güngör ise eserin gücünü sezmiş ama “neyin gerçek, neyin oyun olduğunu” tam ayıramadığını belirtmiştir. Oysa Atay’ın istediği tam da buydu: Gerçekle kurmacayı iç içe geçirerek yaşamın sahnesinde oynadığımız rolleri görünür kılmak. Ne var ki döneminin seyircisi bu cesur dilin, bu ironik aynanın içine bakmakta tereddüt etti. Böylece Oyunlarla Yaşayanlar, bir süre kendi çağının alkışsız ama derinlikli yalnızlarından biri olarak kaldı.
Kısacası, Oğuz Atay için “oyun” sadece teknik bir kurgudan ibaret değildi. Karakterlerin cümleleri, replikten çok itirafa dönüşür ve gerçekle rol, sahneyle yaşam birbirine karışırdı. Aslında Oğuz Atay’ın okuyucuya vermek istediği hissiyat da buydu.
Oğuz Atay’ın Toplumsal Meselelere Eleştirisi
Oyunlarla Yaşayanlar, bireysel bir konuyu anlatıyor gibi görünse de Oğuz Atay’ın ironik üslubundan nasibini alan pek çok toplumsal mesele vardır. Bazı aydınların alaturka Türk müziği karşısındaki tavırları, arabesk müzik, yönetici-ler, evlilik kurumu, toplumun mezarlıklara bakış açısı, kapitalizmin dayattıkları ve popüler kültür bunlardan bazılarıdır.
Coşkun’un şu sözleri Oğuz Atay ironisine çarpıcı bir örnektir: “Ey zavallı milletim dinle! (durur) şu anda, hepimiz burada seni kurtarmak için toplanmış bulunuyoruz. Çünkü ey milletim, senin hakkında, az gelişmiştir, geri kalmıştır gibi söylentiler dolaşıyor. Ey sevgili milletim! Neden böyle yapıyorsun? Neden az gelişiyorsun? Niçin bizden geri kalıyorsun? Bizler bu kadar çok gelişirken geri kaldığın için hiç utanmıyor musun? Hiç düşünmüyor musun ki sen neden geri kalıyorsun diye durmadan düşünmek yüzünden, biz de istediğimiz kadar ilerleyemiyoruz. Bu milletin hâli ne olacak diye hayatı kendimize zehir ediyoruz. Fakir fukaranın hayatını anlatan zengin yazarlarımıza gece kulüplerinde içtikleri viskiler zehir oluyor. Zengin takımının hayatını gözlerimizin önüne sermeye çalışan meteliksiz yazarlarımız da aslında şu fakir milleti düşündükleri için, küçük meyhanelerinde ağız tadıyla içemiyorlar. Ey şu fakir milletim! Aslında seni anlatmıyoruz. Sefil ruhlarımızın korkak karanlığını anlatıyoruz. İşte onun için sana yanaşamıyoruz. Senin yanında bir sığıntı gibi yaşıyoruz. Hiç utanmıyor muyuz? Hiç utanmıyoruz.”
Yine aydınımızın bunalımlarının kaynağını ironik, alegorik bir dille anlatır: “Yabancı ülkelerden getirilen yabancı Bunalım Tanrılarının ülkemize bir oyunudur bu.(…) İşte ne yazık ki ülkenin aydınları, ülkenin gözbebekleri, binbir sıkıntıyla yetiştirilen, adam başına düşen yıllık gelirden pay almış okumuş takımı Ecnebi Bunalım Tanrısının büyüsüne kapıldı. Dünya nimetlerinden usandığını haykırmaya başladı, dünya nimetlerini yaşamadan onlardan bıktığı kuruntusuna kapıldı. Meyhaneleri ithal malı bunalımlarıyla doldurdu…“
Sonuç
Oğuz Atay kendi döneminin çok ötesine seslenmeyi başarabilmiş, kısa ömrüne az sayıda fakat çok değerli eserler sığdırmış bir yazardır. Oyun ve ironi deyince, Türk edebiyatında akla ilk onun adı gelir. Döneminin ötesine seslenen birçok aydın gibi Oğuz Atay da yaşarken tam olarak anlaşılamamış, gereken değeri görememiştir. Fakat zaman, onun da gerçek değerini ortaya çıkarmıştır.
Biz, sadık okuyucuları, onun keskin zekâsıyla kurguladığı eserleri bugün hâlâ keyifle okuyoruz; okurken bir yandan tebessüm ediyor, bir yandan da sorguluyoruz. Oğuz Atay’ın ironisi, geleceğe yazılmış bir mektup gibi, bugünün okuruna ulaşıyor ve Atay’ı okuyan her kuşak onu yeniden keşfediyor.
Bize yıllar öncesinden “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” diye seslenen Oğuz Atay’a, onu tanıdıktan sonra mutlaka Ben de buradayım sevgili Oğuz Atay! diyecek okuyucuları olacaktır.
Kaynakça
Atay, Oğuz. Oyunlarla Yaşayanlar. İstanbul: İletişim Yayınları.
Atay, Oğuz. Günlük. İstanbul: İletişim Yayınları.