Görselin tüm hakları Sanatsal Hareketler'e aittir.
Bu yazım, Charles Baudelaire’in Albatros adlı şiirinin incelemesi üzerine olacak.
Kalabalıklar neyi sever? Tanıdık olanı, içini fazla kurcalamayanı, yormayanı, herkes gibi olanı belki de. Oysa gerçek sanatçı sarsar, rahatsız eder, sınırları zorlar ve bunu toplum içinde yalnız kalmak, anlaşılamamak pahasına olsa da yapar. Birçok büyük sanatçıya baktığımızda Tanpınar’ın deyişiyle ‘sükût suikasti’ne kurban edilmişler, yaşarken gereken değeri görmemişler, anlaşılmaları çoğu zaman ölümlerinden sonra olmuştur.
Fransız şair Charles Baudelaire de bu şaşmaz kaderin yolcularından biridir. Yaşadığı dönem yargılanmış, yalnızlığa itilmiştir. Onu anlamayan bir topluma yeteneklerini satmak zorunda kalmasının şikâyetlerini yazılarında dile getirmiştir. Aykırılığa, sıra dışılığa toplumun ödettirdiği bedeller hep ağır olmuştur ve yetenek, sıra dışılık cezasız kalmamıştır hiçbir toplumda. Fakat gerçek sanatçıyı bu bedeller, yok sayılmalar yolundan döndürmemiştir. Bütün bedelleri peşin peşin ödeyerek kendi çağının ötesine yelken açmıştır. İşte Baudelaire’in ‘Albatros’ şiiri, bütün büyük sanatçıların içinde bulundukları toplumla çatışmasının, trajik ilişkisinin yansımasıdır.
Metafor Olarak Albatros
Baudelaire’in Fransızca L’Albatros yani Albatros başlığıyla kaleme aldığı bu şiiri, yüzeyde bir deniz yolculuğu hikâyesi gibi başlar.
Çok kere, eğlenmek için gemi tayfaları
Tutarlar Albatrosları, bu geniş deniz kuşlarını,
Tuzlu girdaplar üzerinde kayan gemiyi
Takip eden ağır yolculuk arkadaşlarını.
Dikkatimi çeken bir çelişkiyle başlamak istiyorum şiiri yorumlamaya. Son dizede ‘yolculuk arkadaşlarını’ ifadesi albatrosun içine düştüğü hüzünlü manzarayla tezat oluşturarak kalıyor şiirin bütününde. Albatroslar gemi tayfalarının yolculuk arkadaşıyken gemiciler albatroslara nasıl davranıyor, albatros metafor olarak nasıl kullanılmış, gemiciler neyi, kimi sembolize ediyor, bütün bunları şiirin sonuna doğru daha iyi anlıyoruz. Önce gelin albatroslarla tanışalım.
Gerçekten de albatroslar, engin okyanuslarda gemicilere eşlik eden en büyük deniz kuşlarıdır. Hayatlarının büyük bir kısmını, karadan uzak adalarda yavrularını yetiştirmekle geçirmenin dışında, okyanusların üzerinde uçarlar ve yüksek irtifalara ustalıkla tırmanırlar. Üç metreyi geçen ihtişamlı kanat açıklıkları ve büyük gövdeleriyle şiddetli rüzgârları severler, hava akımlarını ustalıkla kullanmayı çok iyi bilecek kadar göğün efendisidirler. Bu görkemli kuşların gökyüzündeki süzülüşleri hayranlık uyandıracak kadar zariftir aynı zamanda. Gelin görün ki sert dalgaları, keskin rüzgârları seven bu kuşlar, karalardan uzak yaşadığı için dışarıdaki tehlikelere karşı savunmasızdırlar. Karadaki bu uysallıkları ve sakinlikleri, yürümeyi zorlaştıran büyük kanatları nedeniyle çoğu kez acayip ve komik görünmüşlerdir.
Gökyüzünün Efendisi, Güvertenin Şaklabanı
Baudelaire’in; şiiri 1841’de Bourbon Adası’na yaptığı seyahatte yaşanan bir olaydan esinlenerek yazdığı bilindiğine göre, belki de albatrosları gözlemleme fırsatı da yakalamıştır şair. Şiiri bir bütün olarak değerlendirdiğimizde albatrosun sanatçıyı simgelediğini görüyoruz. Metafor olarak albatrosu seçmesinde, bu kuşların çetin hava koşullarına karşı direncinin yüksek olması; sanatçının da yaratma sancılarına rağmen bu tutkusundan vazgeçmemesine benzerliği de etkili olmuştur diye düşünüyorum. Sanatçının bir eser ortaya çıkarma sürecini ve hazzını, albatrosun gökyüzünde özgürce, durmaksızın süzülmesi şeklinde somutlaştırabiliriz.
Gemiciler eğlenmek için yakalayıp geminin güvertesine koyarlar albatrosları bir şaklabanmışçasına. Oysa albatroslar dalgaları yaran gemilerin peşinde, gemicilerin yolculuk arkadaşları. Fakat kimin umurunda… Gemiciler acımasız. Sanatçının içinde bulunduğu toplum anlayışsız.
Şiirin ikinci dörtlüğü şöyle devam eder:
Döşemeler üzerine bırakıverdiler mi onları,
Bu mavilik kralları, beceriksiz ve mahcup,
Sarkıtırlar acınacak bir halde büyük beyaz kanatlarını
Yanlarında sürüklenen kürekler gibi.
Burada o görkemli kuşların görüntüsü acıklı bir hal alır. Gemiciler onları ele geçirip güverteye bırakmış, devasa kanatlar gemilerin kürekleri gibi iki yana sarkmış. Karanın acemisi albatroslar beceriksiz ve mahcup, gülünç ve sakil; ne yapacağını bilmez, kendilerini savunamaz haldedir. İşte tam bu noktada şiirin yönünü tekrar metaforik bir sapağa çevirirsek uçarken göğe yakışan, yerde gülünç bulunan albatros yani sanatçı, toplumun prototip dışındaki her varlığa yüklediği ‘mahcubiyetin kurbanı’ dır bu saatten sonra. Yeteneğe iltifat etmeyen kalabalığın karşısında sanatçıyı, acınacak halde görür Baudlaire. Albatrosun kendine yük olduğu güçlü kanatları, sanatçının var gücüyle bağırdığı halde duyulmayan sesidir adeta. Gemiciler de aslında gündelik hayatta hayalin, zarafetin, düş gücünün karşısına dikilen sıradanlığın ta kendisidir.
Baudelaire’in Kalabalıklar İçindeki Yalnızlığı
Şiirin üçüncü bölümünde,
Ne çirkin, ne kadar sümsük olur bu kanatlı seyyah!
O ki vaktiyle o kadar güzeldi, ne gülünç ne şapşaldı
Biri piposuyla usanç verir gagasına,
Öteki taklit eder, topallayarak vaktiyle uçan bu sakatı.
Özgürlüğün, yalnızlığın, ihtişamın sembolü albatrosları yeryüzünde bu sümsük ve gülünç hallere düşüren, pipolarıyla gagalarına vuran, kanatlarını kırıp sakatlayan gemicilerin yaptıklarını; toplum da anlamak için çabalamadığı, aykırı yaftasını yapıştırdığı her sanatçıya yapmamış mıdır? Yüksek ideallerini ve sınırsız düş gücünü alışılmadık sözlerle ifade eden her sanatçı da yaşadığı dönemin toplumu tarafından görmezden gelinmemiş midir?
Ve Baudelaire son dörtlükte albatros metaforunu doğrudan şaire benzetir, şöyle der:
Şair, fırtınada uçan ve yaya gülen
Bu bulutlar kralı gibidir tıpkı
Yeryüzüne sürülmüş yuhalar içinde,
Engel olur yürümesine dev kanatları.
İşte albatrosu fırtınalarla baş etmede mahir kılan o devasa kanatlar şiirin bu kısmında, şairin yaratıcı gücünün, yeteneğinin sembolü olmuştur. Yeryüzünde onu yuhalayan gemi tayfası da toplum dediğimiz gökyüzüyle derdi olmayan kalabalıktır.
Eserlerinde tanrısal bir akış yakalayan sanatçı da onu anlamayan kalabalıklar karşısında daima yalnız, kırgın. Göğe yükselmenin, orada özgürlüğü tatmanın coşkusuyla, yerde dışlanmışlığın ve anlaşılmamışlığın, görmezden gelinmişliğin çelişkisini yaşar daima gerçek sanatçılar. Baudelaire de yaşadığı dönemde bu dışlanmışlığı, eserlerine ilgisizliği çok sert bir biçimde yaşamıştır.
Sembolizmin kurucusu şairin dizginlenemez imgelemi döneminin sanat anlayışından çok farklı bakış açısı, üslubu ve cesur fikirleri şiirlerinin yasaklanmasına neden olacak kadar tepkiyle karşılanmıştır; ancak kendi yolundan ödün vermeyen Baudelaire yaşadığı çağı aşarak temelini attığı sembolizm ve modern şiirle kendinden sonraki birçok şaire ilham olmuş, bütün gerçek sanatçılar gibi edebiyat dünyasına silinmeyecek izler bırakmıştır. Albatros şiiri de meşhur Kötülük (Elem) Çiçekleri kitabının en güzel şiirlerinden biri olarak toplumun çatıştığı, sessizlikle cezalandırdığı birçok sanatçının ortak ağıtı olmuştur.
Kapanış
İşte Albatros, sanatçının düş gücünün, yaratma ve anlaşılma arzusunun toplumla çarpıştığı yerde kırılan kanatlarının hikâyesidir. Bu şiirde galip ne denizcilerdir, ne albatros. Bu kırılma hangi dönemde olursa olsun sadece şairin değil, onu anlamayan toplumun da bir kaybıdır aslında. Her şeye rağmen sanatçı yürümeye devam eder omuzlarında görünmeyen kanatlarıyla kalabalığın göremediği yükseklerde. Kanatları kırılmış Albatroslar artık uçamasa da onların süzüldüğü anları hatırlayan kalemler var oldukça, o gökyüzüne bakan gözler de var olmaya devam edecektir.
Kaynakça:
Elem Çiçekleri, Charles Baudelaire ( Çeviren: Vasfi Mahir Kocatürk,1966 basımı)
Charles Baudelaire’in Son Günleri, Bernard Henri Levy (Çeviren:Nuriye Yiğitler)
Baudelaire’in Mektupları, (Çeviren: Bedia Kösemihal)