1989'da New York, Maxine Hong Kingston,(Michel Delsol/Getty Images)
Azınlık edebiyatı, toplumun çoğunluğuna dâhil olmayan ve sıklıkla dışlanan grupların seslerini duyurmasına ve görünürlük kazanmasına imkân tanır. Bu gruplar, yasal olarak tanınsalar bile; etnik köken, ırk, sınıf ve cinsiyet gibi kimlik özellikleri bakımından baskın grup tarafından kabul görmeyebilirler. Amerika Birleşik Devletleri bağlamında değerlendirildiğinde, Asya kökenli Amerikalılar bu azınlıklar arasında önemli bir yer tutar. Topluluğun deneyimlerini görünür kılmak, ayrımcılığa karşı bir hafıza inşa etmek ve kültürel belleği aktarmak açısından Asya kökenli Amerikalı edebiyatçılar kritik bir rol üstlenmiştir.
Bu edebiyatın önemli bir alt kolu olan Çin-Amerikan edebiyatı ise Çin kökenli Amerikalıların hem kültürel miraslarıyla hem de Amerika’daki sistematik dışlanmayla olan mücadelelerini aktarır. Çin-Amerikan edebiyatının en önemli isimlerinden biri olan Maxine Hong Kingston, The Woman Warrior: Memoirs of a Girlhood Among Ghosts (Kadın Savaşçı: Hayaletler Arasında Bir Kız Çocuğunun Anıları) adlı eserinde bu mücadeleye dair çok katmanlı bir anlatı kurar. Kingston, Çin kökenli Amerikalıların kimlik inşası, yerinden edilme, sessizleştirilme ve yeniden köklenme deneyimlerini anlatırken yalnızca bireysel bir sesi değil, tüm azınlık topluluklarının ortak hafızasını ve direnişini dile getirir.
Asya-Amerikan Edebiyatında Tarihsel Arka Plan
Asya-Amerikan edebiyatı, yalnızca tek bir ulusa bağlı olmayan; aksine, birçok farklı kültürü ve tarihi deneyimi içinde barındıran geniş ve çok katmanlı bir edebi alandır. Yale Üniversitesi Amerikan Çalışmaları profesörü Lisa Lowe’un da belirttiği gibi bu edebiyat, homojen bir yapıdan ziyade, çeşitliliği ve çoğulluğu esas alan bir yapıya sahiptir. Bu bağlamda, 19. yüzyılda şekillenmeye başlayan Çin-Amerikan edebiyatı ayrı bir öneme sahiptir.
Başlangıçta Çince kaleme alınan bu metinler, yalnızca sınırlı bir çevrede okunabiliyor, göçmen yazarlar ise diller arası geçişlerde zorlanarak seslerini duyurmakta güçlük çekiyordu. Ancak hem Çince hem de İngilizce yazılan eserlerle birlikte, bu yazarlar hem yaşadıkları kültürel aradalık hâline hem de azınlık konumlarına edebi bir ışık tutmaya başladılar. 20. yüzyıla gelindiğinde ise Çin-Amerikan edebiyatı büyük ölçüde İngilizceye yöneldi; bu, yalnızca bir dil tercihi değil, aynı zamanda daha geniş bir okur kitlesine ulaşmak için stratejik bir tercihti.
1882 yılında yürürlüğe giren Chinese Exclusion Act (Çinli Dışlama Yasası), Amerika’da belirli bir etnik grubun göçünü yasaklayan ilk yasa olması açısından tarihi bir dönüm noktasıdır. Bu yasa öncesinde de Çinli göçmenlere yönelik şiddet olayları ve ayrımcı politikalar mevcuttu. Ancak yasanın 1943 yılında kaldırılmasının ardından, 1952 Göçmenlik ve Vatandaşlık Yasası ile Çin kökenli Amerikalılar edebi ve kültürel alanda daha görünür olmaya başlamış; yaşadıkları ayrımcılığı, kimlik sorunlarını ve mücadelelerini eserlerine taşımışlardır.
Çin-Amerikan edebiyatının mücadeleci ruhu, tam da bu tarihsel bağlamdan doğmuş ve kendisini baskın anlatıların dışında konumlandırarak azınlıkların sesi olmuştur.
Dil ve Kimlik: Et ve Kemik
Kingston’un kadın kimliği ve kültürel aidiyet üzerinden inşa ettiği anlatı yapısı, yalnızca bireysel bir kimlik sorgulamasını değil, aynı zamanda sistematik ırkçılık, cinsiyetçilik ve kültürel ayrımcılık gibi yapısal sorunları da görünür kılar. The Woman Warrior, bir yandan Kingston’un çocukluk anılarını aktarırken diğer yandan Çin halk anlatılarını kurgusal unsurlarla harmanlar. Bu melez anlatım biçimi, azınlıkların yaşadığı kimlik bölünmelerini ve kültürel geçiş süreçlerini çok katmanlı bir şekilde yansıtır.
Kingston, Çin kökenli Amerikalı bir kadın olarak kimliğini keşfetme sürecinde; ailevi geleneklerden kültürel belleğe, kişisel deneyimlerden kolektif hafızaya uzanan çok yönlü bir anlatı kurar. Roman boyunca anlatım dili sabit kalmaz; birinci, ikinci ve üçüncü kişi arasında geçişler yapılır. Birinci kişi anlatım, Kingston’un Amerikan kimliğinin izlerini taşırken; ikinci kişi anlatımda Çinli halk hikâyelerinin sesi duyulur. Üçüncü kişi ise, bu iki kimliğin çatışmalı bir bileşkesine işaret eder. Bu çok yönlü anlatı yapısı, Çin-Amerikan kimliğinin hem içsel hem de dışsal olarak nasıl parçalı, bölünmüş ve çelişkili bir yapı sergilediğini çarpıcı bir biçimde ortaya koyar.
Kingston, Doğu’ya ait olan kültürel mirası ve Batı’da edindiği deneyimleri bir araya getirerek yalnızca kişisel bir sentez kurmakla kalmaz; aynı zamanda azınlıkların bir aidiyet duygusu inşa ederken, hangi yapısal sınırlara ve kırılganlıklara maruz kaldığını da gösterir. Bu bağlamda roman, et ve kemiğe bürünmüş bir kimlik mücadelesinin metaforik izlerini taşır.
Yerinden Edilme ve Kültürel İkilem
The Woman Warrior’ın merkezinde yer alan en belirgin temalardan biri, yerinden edilme (deterritorialization) ve yeniden yer edinme (reterritorialization) süreçleridir. Gilles Deleuze ve Félix Guattari’nin kavramsallaştırdığı bu terimler, yalnızca coğrafi bir göçü değil; bireyin dil, kimlik ve kültür düzeyinde yaşadığı derin sarsıntıları da ifade eder. Deterritorialization, bireyin ait olduğu kültürel ve toplumsal zeminlerden koparılması anlamına gelirken, reterritorialization ise bu kopuş sonrası yeni bir anlam ve aidiyet alanı yaratma çabasına işaret eder. Azınlık edebiyatı özelinde düşünüldüğünde bu kavramlar, göçmen bireyin anavatanından uzaklaşmasıyla başlayan ve göç edilen toplumun değerleriyle karşılaşmasıyla devam eden çok katmanlı bir kimlik mücadelesini anlatır.
Kingston’ın The Woman Warrior adlı romanını anlamak için, Deleuze ve Guattari’nin Kafka: Toward a Minor Literature adlı eserinde ortaya koydukları teorik çerçeve oldukça işlevseldir. Bu kitapta, Yahudi kökenli bir Çek olan Franz Kafka’nın kültürel, dilsel ve ulusal ikilemleri üzerinden azınlık olma hâli incelenir. Kingston’ın Çin kökenli bir Amerikalı olarak yaşadığı kimlik karmaşasını ve karşılaştığı ayrımcılığı kavramsallaştırmak için, Kafka’nın edebî üretiminin ardındaki yerinden edilme travması açıklayıcı bir model sunar.
Freud’un bireysel düzlemde ortaya koyduğu psikoseksüel gelişim kuramında Oidipus kompleksi bireyin içsel yeniden yer edinme süreci olarak yorumlanırken, Deleuze ve Guattari bu yapıyı reddeder ve Kafka’nın anlatılarını bireysel değil, tarihsel, politik ve kolektif bağlamda okur. Onlara göre Kafka’nın yazma pratiği, azınlık deneyiminin doğrudan bir izdüşümüdür ve tam da bu nedenle “küçük edebiyat”ın temelini oluşturur.
Kafka’nın durumu, yerinden edilme ve dilin ideolojik ağırlığı açısından çarpıcıdır. Anadil olarak Almanca konuşmasına rağmen, yaşadığı coğrafyada bu dili kullanmak hem tarihsel baskıyı temsil eder hem de kendi halkı tarafından yabancılaşmaya yol açar. Deleuze ve Guattari’nin ifadesiyle: “Almanca yazmanın imkânsızlığı… ama ulusal bilinç nedeniyle yazmamanın da imkânsızlığı…” (“Impossibility of writing German… impossibility of not writing because national consciousness…”) (Guattari & Deleuze, 1975, s. 16). Kafka, Prag’da doğmuş Yahudi kökenli bir Çek vatandaşıdır; Almanca konuşan bir azınlık içinde büyümüş, ancak Çek halkının konuştuğu dile ve kültüre yeterince entegre olamamıştır. Bu durum, onun coğrafi değil fakat dilsel ve kültürel olarak “yerinden edilmesine” yol açar.
Öte yandan, Almanca’nın otoritenin dili olması, Çek halkının bu dili kullananlara karşı geliştirdiği dışlayıcı tavrı da beraberinde getirir. Kafka, Yahudi kimliği nedeniyle Alman burjuvazisi tarafından da dışlanmış, yani hem Almanlar hem de Çekler tarafından “öteki”leştirilmiştir. Bu çifte dışlanma onu “azınlık içinde azınlık” konumuna sürükler. Kültürel olarak hiçbir yere tam olarak ait olamayan Kafka’nın yazma pratiği, bu parçalanmış kimliğin ve yerinden edilmişliğin edebî tanıklığıdır.
Benzer bir şekilde Kingston da, doğrudan bir fiziksel göç yaşamasa da, kültürel olarak hem Çinli hem Amerikalı olmanın getirdiği ikili bağlamda kendini daimi bir yer edinme arayışında bulur. Tıpkı Kafka gibi, o da yaşadığı coğrafyanın diliyle –İngilizceyle– yazarken, bu dilin baskın söylemine karşı azınlık sesini duyurmak zorundadır. İşte bu noktada, The Woman Warrior yalnızca bireysel bir anı değil, kolektif bir azınlık deneyiminin yankısı olarak okunur.
Bir Benlik Ama İki Kimlik
The Woman Warrior Amerika’da geçse de, anlatının merkezinde Kingston’ın ailesinin Çin’den göç etmesiyle Amerika’ya taşınan kültürel miras vardır. Kingston’ın Çin kültürüne ait normlarla farklı bir ülkede büyümesi onun iki kimliğe sahip olmasına sebep olur. Kingston uzun bir süre boyunca her iki kültürün özelliklerini taşısa da, yaşadığı toplum Çin kültüründen çok uzaktır ve zamanla bu değerleri sorgulamaya başlar. Kingston’ın kültürel değerlerinden uzaklaşması, yerinden edilmeyi temsil ederken, Amerikan toplumuna uyum sağlamaya çalışması yeniden yer edinmenin temsilidir. Bu noktada arada kalmışlık söz konusudur; Kingston ne tamamen Çin kültürüne ne de tamamen Amerikan kültürüne ait hisseder.
Yeni yetişkin olmuş erkek ve kız kardeşler, cinsel kimliklerini silmek ve sade bir görünüm sergilemek zorundaydılar. Rahatsız edici saçlar ve gözler, başka hiçbir şeye benzemeyen bir gülümseme, beş kuşağın aynı çatı altında yaşaması idealini tehdit ediyordu. (”Brothers and sisters, newly men and women, had to efface their sexual color and present plain miens. Disturbing hair and eyes, a smile like no other, threatened the ideal of five generations living under one roof.”) (Kingston, 1976, p. 9) Çin kültürüne göre, bir kadın dış görünüşüne özen göstermeli ama bu dikkat çekici şekilde olmamalıdır çünkü Çin halkı ataerkil bir topluma sahiptir ve kadınları birçok konuda yargılar. Bu durum habitus kavramının bir örneğidir: birey bilinçsiz bir şekilde toplumun kendisinden beklediği davranışları sergiler. Kingston bu alışkanlıklarıyla birlikte Amerika’da yaşarken, Amerikalılar tarafından ötekileştirilir çünkü onlara benzememektedir.
Geleneksel Alışkanlıklar ve Uyum
Annemin halk kütüphanelerindeki ya da telefonlardaki çığlıklarını susturmayı başaramadım. Dimdik yürüyerek (dizler düz, ayak parmakları ileriye dönük, güvercin yürüyüşü değil, ki bu Çinli kadınlara özgüdür) ve neredeyse duyulmayacak bir sesle konuşarak kendimi Amerikalı-feminen biri haline getirmeye çalıştım. Çinli iletişimi ise yüksek sesli ve aleniydi. Sadece hasta insanlar fısıldamak zorundaydı. (‘’I have not been able to stop my mother’s screams in public libraries or over telephones. Walking erect (knees straight, toes pointed forward, not pigeon-toed, which is Chinese feminine) and speaking in an inaudible voice, I have tried to turn myself American-feminine. Chinese communication was loud, public. Only sick people had to whisper.”) (Kingston, 1976, p. 10)
Romandaki bu dizeler, aile bireylerinin hala eski alışkanlıklarına bağlı olduğunu ve habituslarını koruduklarını gösterir. Kingston’ın annesi yeni topluma uyum sağlamayı reddeder, sürekli Çin’den bahsederek ve geleneksel kuralları uygulamaya devam ederek kendi kültürünü canlı tutmaya çalışır. Öte yandan Kingston artık ‘’Amerikan kadını’’ normlarına uygun davranmayı tercih eder ve bu onun belirli bir kimliği seçtiğini gösterir. Hem Çin kökenli Amerikalı hem de kadın olan Kingston, azınlığın içinde azınlık durumundadır. Kingston’ın yaşadığı bu kültürel ikilem ve içsel çatışması bireysel değil, bir topluluğu yansıtır.
Bir Söylerse Bin Bağırır
The Woman Warrior adlı romanda öne çıkan önemli temalardan biri de kolektivitedir. Her şey kolektif bir değer kazanır. Gerçekten de azınlık edebiyatında yetenek nadirdir; bu nedenle, belirli bir ‘’usta’’ya ait olabilecek ve kolektif söylemden ayrılabilecek bireysel bir söylemin olasılığı yoktur. (‘’Everything takes on a collective value. Indeed, precisely because talent isn’t abundant in minor literature, there are no possibilities for an individual enunciation that would belong to this or that “master” and that could be separated from a collective enunciation.’’) (Guattari and Deleuze, 1975, p. 17)
Azınlık edebiyatı temelde kolektiviteye dayanır çünkü bu kavram, azınlığın içinden birinin kendi topluluğu adına konuşmasıyla oluşmuştur. Azınlığın içinde bir kişinin sesini duyurabilmesi, ötekileştirilen herkesi görünür kılar. Kingston’ın The Woman Warrior’da bireysel deneyimleri aslında onun gibi dışlanan tüm Çin kökenli Amerikalıların yaşadıklarının yansımasıdır. Bireysel mücadeleler, bu şekilde kolektif bir direnişe dönüşür.
Fa Mu Lan
Romanda Kingston, Fa Mu Lan adında efsanevi bir kadın savaşçıdan bahseder ve onun gibi bir savaşçı olma hikâyesini anlatır. On beş yıl boyunca bir kadın ve bir erkek tarafından eğitilerek savaşçı olmaya hazırlanır. Aynı zamanda o dönemde süren Vietnam Savaşı’na da değinilir ve Kingston’ın erkek kardeşi de bu savaştadır; bu nedenle savaş için erkeklerin çağrılması üzerinden iki hikâye arasında paralellik kurulur.
Su kabağının içine bakarak, idam edeceğim adamları izleyebildim. Ben onları izlediğimi bilmezken, şişman adamlar et yiyordu; şişman adamlar pirinçten yapılan şarabı içiyordu; şişman adamlar çıplak küçük kızların üzerine oturuyordu. Güçlü adamların paralarını, aç adamların ise kendilerininkini saydığını izledim. (“By looking into the water gourd I was able to follow the men I would have to execute. Not knowing that I watched, fat men ate meat; fat men drank wine made from the rice; fat men sat on naked little girls. I watched powerful men count their money, and starving men count theirs.”) (Kingston, 1976, p. 30)
Kingston eğitim sırasında, suyun yansıması aracılığıyla kendi halkının açlıktan öldüğünü, tecavüze uğradığını ve katledildiğini görür; onlar için savaşmak ve onları kurtarmak ister çünkü topluluğuna karşı kendini sorumlu hisseder.
Kadın Yaşam Vermeyi Seçer, Bu Öldürmeyi Bilmediğinden Değil
Kingston için dönüm noktası, düşmanından duyduğu kadınlara hakaret eden geleneksel bir sözdür: Kızlar, pirinçteki kurtçuklardır. (“Girls are maggots in the rice.”) (Kingston, 1976, p. 44) Çin toplumunda kadınlar değer görmemekte ve ikinci planda kalmaktadır. Kadınlardan sadece çocuk doğurmaları, ev temizliği ve yemek yapmaları beklenmektedir; ancak Kingston Çin toplumunun bu ataerkil sistemine karşıdır ve bir kadının da savaşçı olabileceğini gösterir. Kingston için bu söz kişisel değil, tüm kadınlar için bir harekettir ve bu sözü söyleyen düşmanı öldürerek tüm kadınlar adına bir intikam alır. Kadına rol biçen ve biçtiği rollerin içine onu hapseden, sistemin kendisidir. Bu sistem kadınların savaşçı olmasına izin vermezken, onları hayatta kalmak için savaşçı olmaya mecbur bırakır.
Kingston’ın düşmanı öldürerek ataerkil sisteme darbe vurması, onun yine kolektif bir bilinçle hareket ettiğini gösterir. Kingston burada, toplumun adaletsizliğini ve kadınların maruz kaldığı sömürüye başkaldıran bir figürdür. Fa Mu Lan karakteri üzerinden, kadının, söylenilenin ve kabul ettirilmeye çalışanın çok ötesinde olduğunu gösterir. Kadın, bir yaşam verecek kadar yüceyse; bir canı söndürebilecek kadar da güçlüdür. Yüce olduğu kadar güçlü, güçlü olduğu kadar yüce ama bunun bir azı değildir.
Eş ve Köle Değil, Savaşçı
Kingston bu kurgusal hikaye ile kendi hayatı arasında bir köprü kurar ve bunu okuyucuya gösterir: Büyüyünce bir eş ve bir köle olacağımı söyledi, ama bana kadın savaşçı Fa Mu Lan’ın şarkısını öğretti. (“She said I would grow up a wife and a slave, but she taught me the song of the warrior woman, Fa Mu Lan.”) (Kingston, 1976, p. 19) Fa Mu Lan yalnızca bir kurgu karakter değil, Kingston’ın yaşamındaki mücadelenin vücut bulmuş halidir. Bu alıntı, bir kadının hem ev içi rollere mahkum edildiğini hem de içsel olarak bir savaşçı kimliği taşıdığını anlatır. Kingston, hem yaşadıklarıyla hem de yaşadıklarını kolektif bir bilinç taşıyarak duyurmasıyla savaşçı kadın figürünün modern temsilidir. Hem Çinli hem kadın hem de göçmen biri olarak çok katmanlı bir ayrımcılıkla karşı karşıya kalmıştır. Bu nedenle, Kingston’ın kendi kimliğini oluşturma ve toplumda yer edinme çabası bir savaş haline, onu da bir savaşçı haline getirir.
Kolektif Mücadele ve Direniş
The Woman Warrior romanında kolektif bilinç temasını vurguluyan önemli bir sahnede, Kingston eve döner ve ailesi onu bir ritüelle karşılar; onun giysilerini çıkarıp vücuduna bıçakla isimler kazır. Bu isimler, onun bir savaşçı gibi intikam alacağı kişilerin isimleridir. Bu durum aynı zamanda kolektivitenin bir örneğidir; kadın bir savaşçı olarak topluluğu için sorumlulukları vardır. Kingston bu sorumlulukları Amerika’daki hayatında da hisseder. Toplumdan, özellikle patronundan, ırkçı hakaretlere maruz kalır; patronu sık sık ona “nigger yellow” (çok ağır ve aşağılayıcı bir ırkçı hakaret ifadesi) der (Kingston, 1976, s. 50). Bu aşağılayıcı sözlere bir süre katlanır ancak bu hakaretlerin yalnızca kendisine değil tüm topluluğuna yönelik olduğunu fark ettikçe daha da rahatsız olur. Bu ırkçı tutumlara karşı direnmek ister ve direndiği için işten çıkarılır.
Yazmak, Bir Savaş Biçimi
Savaşçı kadın ile yazar arasında anlamlı bir paralellik vardır: fiziksel direnişin yerini yazılı bir isyan alır; savaşçının silahı neyse, yazarınki de kelimelerdir. Yazar, kadın savaşçının topluluğunu kurtarmak istemesi gibi, kendi topluluğunun deneyimlerini dünyaya gösterme sorumluluğunu hisseder. Bu durum yalnızca kendi topluluğu için değil, diğer tüm azınlık toplulukları için de bir isyanı temsil eder. Kingston, yerinden edilmenin acısını, yeni bir yere tutunmanın sancısını ve bir arada kalabilmenin umudunu aynı anda işleyerek; sesi bastırılan bir topluluğun sözcüsü olur, sözcülüğü ise bir direnişe dönüşür. The Woman Warrior, yalnızca bir kadının kimlik arayışı değil; azınlıkların sesi, kadınların direnişi ve yazının bir savaş biçimi olarak kullanıldığı kolektif bir mücadele manifestosudur.
Kaynakça:
Kingston, M. H. (1976). The Woman Warrior: Memoirs of a Girlhood Among Ghosts, Alfred A. Knopf
Guattari, F. and Deleuze, G. (1975). Kafka: Toward a Minor Literature, University of Minnesota Press