İster bir mağaranın duvarı, ister bir papirüs, ister bir bilgisayar ekranı, ister bir sinema perdesi olsun; milyonlarca hikâye, insanlık tarihi boyunca anlatıldı ve anlatılmaya devam edecek. Ancak bu, anlatıcıların her zaman güvenilir kişiler oldukları anlamına gelmez. Bazıları, anlattıkları hikâyelerin kritik bölümlerini bilinçli bir şekilde değiştirmiş bile olabilir. Ya da okuduğumuz bir kitabın ana karakteri, kendi açısından haklı sebeplerle, anlatmakta olduğu hikâyeyi okuyucuya gerçekte olduğundan farklı şekilde sunmuş olabilir.
Bir edebiyat eserinde anlatıcı, okuyucuya çelişkili ifadeler sunuyor ve anlattığı hikâyede açık tutarsızlıklar barındırıyorsa, bu durum onun “güvenilmez anlatıcı” olarak tanımlanmasına yol açar. Özellikle postmodern edebiyatta sıkça karşılaşılan bu tür anlatıcılar, okuyucunun hikâyenin dramatik gerçekliğini sorgulamasına neden olur; böylece okuyucuyu doğrudan kurgu sürecinin içine çeker. Bu anlatım stratejisi çoğu zaman yazar tarafından bilinçli ve özenli biçimde inşa edilir.
Güvenilmez Anlatıcı Teriminin Oluşumu
1961 yılında Wayne C. Booth tarafından The Rhetoric of Fiction adlı eserde ortaya atılan “güvenilmez anlatıcı” terimi, kurgusal bir eserde anlatıcının okuyucuya sunduğu bilgilerin doğruluğunu sorgulama fikrine dayanır. Booth, özellikle “ima edilen yazar” (implied author) kavramı üzerinden, kurgusal anlatımı üç ayrı katmana ayırır: anlatıcı, yazar ve ima edilen yazar.
Booth’a göre, bir anlatıcı metnin normlarına aykırı hareket ediyor, hikâyeyi çarpıtıyor ya da kasıtlı olarak yalan söylüyorsa; bu durum okuyucuda bir tekinsizlik hissi yaratır. İma edilen yazar ile metnin içsel gerçekliği inşa edilir. Anlatıcı bu gerçekliğe açıkça aykırı ifadeler kullandığında, güvenilmez olarak değerlendirilir. Bu da okuyucunun, anlatıcının güvenilirliği üzerine düşünmesini sağlar ve onu hikâyenin inşa sürecine dâhil eder.
Güvenilmez Anlatıcının Kullanımı ve Örnekleri
Postmodern edebiyatla birlikte hem anlatılan hikâyeler hem de bu hikâyeleri anlatan kişiler büyük ölçüde değişim göstermiştir. Hikâyelerde kasıtlı olarak bırakılan boşluklar, eksiltmeler ve sessizlikler aracılığıyla okuyucu, kendisini adeta bir anlatı bulmacasının içinde bulur. Bu tarz metinlerde anlatıcılar çoğunlukla birinci tekil şahıstır; ancak anlatının çeşitli noktalarında gerçekliği çarpıtma nedenleri farklılık gösterebilir. Bununla birlikte, güvenilmez anlatıcılık yalnızca birinci tekil şahıslara özgü değildir; üçüncü şahıs anlatıcılar da güvenilmezliğe kapı aralayabilir. Bu noktada “Hikâyeyi kim anlatıyor?”, “Neden anlatıyor?” ve “Kime anlatıyor?” gibi sorular önem kazanır.
Chuck Palahniuk’un 1996 yılında kaleme aldığı Dövüş Kulübü (Fight Club) bu bağlamda çarpıcı bir örnektir. Eserin anlatıcısı, bir tür kimlik krizi yaşamaktadır. Uyuduğunda, bedeninin kontrolünü “Tyler Durden” adını taşıyan alternatif kişiliği ele geçirir ve onun aracılığıyla dehşet verici eylemlerde bulunur. Bu durum, hikâyenin başından itibaren okuyucuya çeşitli ipuçlarıyla hissettirilir. Tyler adeta bir hayalet gibidir; anlatıcının ağır uykusuzluğu başlangıçta sıradan bir durum gibi sunulur. Ancak Tyler ve anlatıcının ilişkisi ile aralarındaki diyaloglar, zamanla gerçek dışı bir boyuta taşınır. Bu boşluklar, okuyucunun anlatıcıya olan güvenini sarsar ve metnin doğrusal gerçekliğini sorgulatır.
Bir diğer örnek ise Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın en tanınmış eserlerinden Gulyabani’dir. 1911’de tamamlanıp, 1914’te Garaip Faturası Külliyatı adıyla yayımlanan bu eser, giriş bölümünde Gürpınar’ın çocukluğunda Muhsine Hanım adlı yaşlı bir kadından dinlediği hikâyelerden en meşhurunu anlatacağını belirtmesiyle başlar. Hikâye boyunca olaylar Muhsine Hanım’ın ağzından aktarılır. Eser; bâtıl inançlar, hurafeler ve ahlak normları gibi toplumsal meseleleri mizahi ve eleştirel bir dille işler. Ancak anlatıcı Muhsine’nin olayları hangi noktalarda abarttığını, nerede doğruyu söylediğini ayırt etmek neredeyse imkânsızdır. Bu belirsizlik, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın “güvenilmez anlatıcı” konseptini boş inançlar ve söylentilerle iç içe geçirerek kullandığını gösterir; aynı zamanda anlatıya toplumsal eleştiri katmanları da ekler.
Bu örneklerde olduğu gibi, güvenilmez anlatıcıların kullanımı eserlerde ironik dil, eleştirel bakış açısı, çoklu anlatıcı yapısı ve öznel ifadelerle desteklenir. Bu unsurlar, anlatıcının güvenilirliğini bilinçli biçimde sorgulatır; okuyucunun anlatıya sadece tanık değil, aynı zamanda yorumlayıcı bir katılımcı olmasını sağlar. Böylece anlatının anlamı, anlatıcıdan bağımsız düşünülemez hâle gelir ve eser çok katmanlı bir okuma deneyimine dönüşür.
Sonuç
Güvenilmez anlatıcılık, okuyucunun da hikâye anlatımına dahil olmasını sağlayarak edebiyat sanatında anlatılan hikâyelere interaktif bir taraf katılabilmesini beraberinde getirmiştir. Post-modern edebiyatta birinci kişiden anlatılan öykülerde yazarın ince ayrıntılarla dokuduğu paragrafların arasında karşılaşılabilecek kasıtlı yerleştirilmiş çelişkilerle birlikte okuyucunun okuduklarına tam olarak güvenememesi durumu özenle yaratılabilir ve bu da pek tabii bir edebî tarzdır. Özellikle gerçek hayatta dinlediğimiz hikâyelerde anlatıcının güvenilirliğinin tam olarak hiçbir zaman bilinemeyecek olduğu düşünüldüğünde edebiyatta böyle bir konseptin işlenmesi hiç de şaşırtıcı değildir.