Truman Show, Yönetmen Peter Weir 1998
Bazı filmler vardır, ilk izlediğinizde “çok iyiymiş” der geçersiniz ama yıllar sonra bir yerde bir replik duyar, bir sahneyi hatırlar, birden farkına varırsınız: Bu film sizi hâlâ içeriden dürtüyor. The Truman Show benim için tam olarak böyle bir film.
Jim Carrey’nin oynadığı Truman karakteri, doğduğundan beri bir televizyon programının içinde yaşıyor. O bunu bilmiyor tabii. Her şey normal gibi: sabah kalkıyor, işe gidiyor, komşusuna günaydın diyor, marketten süt alıyor. Ama bütün bunların gerçek olmadığını evin, eşin, arkadaşın, gökyüzünün, hatta denizin bile bir setten ibaret olduğunu bilmiyor.
Peki biz ne kadar farklıyız?
Belki bir kamera bizi sürekli çekmiyor. Belki biz bir senaryo içinde doğmadık. Ama bazen, hayatımızın neredeyse otomatikleştiğini fark ediyoruz. Sabah aynı saatte uyanmak, aynı caddeden yürümek, aynı insanlara aynı şekilde gülümsemek. Gerçekten seçiyor muyuz, yoksa bize sunulanları sadece kabul mü ediyoruz?
Film boyunca Truman ufak şeylerden şüphelenmeye başlıyor. Radyo kanalında kendi hareketlerinin anlatıldığını duyuyor mesela. Birdenbire fark ediyor: hayatı bir düzene oturmuş değil, kurulmuş. Ve o andan itibaren içindeki merak tetikleniyor. Kapalı dünyanın dışına çıkmak istiyor.
Bazen biz de böyleyiz. Hepimize “gerçek bu” denilen bir hayat var: “İyi okul kazan, düzenli iş bul, evlen, çocuk yap.” Hiç sormadan kabullendiğimiz şeyler. Ve bir gün, küçük bir şey değişince bir kitap, bir kayıp, bir film, bir yabancı içimizdeki Truman uyanıyor.

Filmin en çarpıcı yanı şu: Truman o stüdyodan çıktığında neyle karşılaşacağını bilmiyor. Ama yine de çıkıyor. Çünkü gerçek dediğimiz şey, belirsiz bile olsa, kurmacadan daha kıymetli.
Bazı insanlar Truman’ı izlerken “nasıl fark etmemiş ki?” diye soruyor. Ama asıl soru bence şu: Biz neyin içindeyiz de fark etmiyoruz? Günlük rutinler, sürekli tekrar eden sosyal roller, etrafımızdaki “her şey yolunda” gülümsemeleri… Belki de hepimiz kendi küçük setlerimizde, bize uygun görülen kimlikleri oynuyoruz.
Daha kötüsü, bazı insanlar Truman’ın yerinde olmayı tercih ederdi. Gerçek risklidir çünkü. Dışarısı belirsizliktir. İçeride sahte de olsa güvenli bir hayat, tanıdık yüzler, hazır senaryolar vardır. Ve çoğumuz, bilinmeyenden çok bilinen yalana tutunmayı seçeriz. Çünkü dışarı çıkmak, tek başına kalmak anlamına gelebilir.
Truman’ın denize açıldığı sahne, işte bu yüzden unutulmaz. O güne dek deniz korkusu yüzünden kasabasından hiç ayrılmamış. Ama aslında o korku, sistemin ona bilinçli olarak yüklediği bir engel. Yani biz de, bir şeyden “korkuyoruz” diye düşündüğümüzde, belki o korku bize ait bile değildir. Belki yıllardır tekrarlandığı için “doğal” sandığımız bir öğreti sadece. Truman’ın küre şeklindeki gökyüzüne çarpıp kapıyı bulması gibi, biz de bazen bir yere çarpana kadar o dünyanın sahte olduğunu anlayamıyoruz.
Bazen bu çarpışma bir kriz olur. Bazen bir sorgulama. Bazen sadece huzursuz bir iç ses. Ama ne olursa olsun, hepimizin içinde küçük bir Truman var. Kimse izlemiyorken bile doğru şeyi yapmak isteyen bir tarafımız. Rahatın içinde rahatsızlık hisseden bir tarafımız. Belki çok derinlerde, ama bir gün kapıyı aralayıp dışarı çıkmak isteyebilir.
Ve o zaman, filmdeki o meşhur replik kulağımızda çınlayabilir:
“Günaydın… Olur da görüşemezsek, iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler.”