The Danish Girl, Yönetmen: Tom Hooper,2015,
1920’li yılların Avrupa’sında geçen ve gerçek bir yaşam öyküsüne dayanan The Danish Girl (Danimarkalı Kız), bir trans bireyin kimliğini yeniden hatırlama ve bedensel olarak da bu kimlikle bütünleşme sürecini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor. Film, yalnızca bir cinsiyet geçişi hikâyesi değil; aynı zamanda aşkın, sanatın ve insan olmanın derin bir sorgulaması.
Lili Elbe: Sanatın İçinden Doğan Bir Kadın
Eddie Redmayne’nin canlandırdığı ve sergilediği oyunculuk performansı ile Altın Küre Drama Dalında En İyi Erkek Oyuncu Ödülüne aday gösterildiği, çarpıcı olduğu kadar hayran bırakan film, bize bir süre etkisinden çıkmakta zorlandığınız bir deneyim yaşatıyor. Film Danimarkalı ressam Einar Wegener’ın içsel dönüşüm süreciyle başlayarak, beklenmedik gelişmelerle bizi içine alıyor. Einar, karısı Gerda Wegener’in tabloları için modellik yaptığı sırada, bastırılmış kadın kimliğiyle yeniden karşılaşır. Bu karşılaşma, onun kendini hatırladığı ve engel olamadığı bir dönüşümü başlatır. Karşılaştığı bu eşsiz an, her zaman var olan gerçek bir kimliğin yüzeye çıkış anına dönüşür.

Einar, zamanla kendini Lili Elbe olarak tanımlar. Bu süreç, yalnızca kıyafet ya da isim değişikliği değil; tüm varlığının ve bakış açısının değiştiği, şimdiye dek sahip olduğu toplumsal cinsiyet rollerini yerle bir eden bir yeniden doğuş hikâyesini tarihe kazıyacaktır.
Cinsiyet Geçişinin Bedeli ve Cesaret
Tüm Dünya üzerinde 1920’ler trans bireylerin henüz görünür olmadığı, tıpta cinsiyet geçişine dair bilimsel veya etik bir çerçevenin oluşmadığı bir dönemdir. Lili, riskli ve deneysel tıbbi müdahalelere rağmen, kendi kimliğini bedeniyle buluşturmak ister. Bulunduğumuz noktadan, onun yaşadığı dönemin ruhuna bakabildiğimizde, onun attığı adımları hem bireysel bir cesaret öyküsü hem de bir öncülük hikâyesi olarak görebiliriz.
Cesur Lili Elbe, dünyada belgelenmiş ilk cinsiyet geçişi operasyonunu geçiren kişi olarak, bugün bile hatırlanacaktır. Ve bu adımı atarken yalnızca kendi içsel alanını değil, daha sonra arkasından gelecek olan binlerce insanın yolunu da aydınlatan bir öncülük hikâyesinin baş kahramanı olacaktır.
Gerda Wegener: Sevginin Yeni Biçimi
Lili’nin yanında, onun en büyük destekçisi olan karısı Gerda vardır. Filmde hayat verdiği Gerda karakteri ile Hollywood Film ödüllerinden, Çıkış Yapan Kadın Oyuncu Ödülü kazanan Alicia Vikander, sevdiği eşinin değişimine tanıklık eder. Bu tanıklık, kayıpla yoğruludur ama aynı zamanda olağanüstü bir kabullenişi de içerir.

Gerda’nın sevgisi sahip olmaktan çok, serbest bırakmayı içeren, eşi nadir görülen bir sevgidir. Bu sevgi izleyenlerde hayranlık uyandırmakla kalmayacak, yoğun duygulanmalarla baş başa bırakacaktır. Gerda, “başkasının” yerini alan kocasına değil, sevdiği insanın özüne bağlıdır. Çünkü en derinde saklı kalmış olan kimliğin, onun tanıdığı ve bildiği özle nasıl iç içe geçtiğini tüm hücrelerine kadar hissetmektedir. Lili’ye olan sevgisi, onun özüne olan aşkıyla ilgilidir ve artık onun kocası olmaması pahasına, bir kadın olarak var olabilme gerçeğine ve arzusuna saygı duyar ve alan açar.
Sanat ve Kimliğin Kesiştiği Yer
Her iki karakterin de ressam olması, kimlik ve sanat arasındaki bağı daha da görünür kılar. Lili’nin ortaya çıkışı, aynı zamanda Gerda’nın sanatsal kariyerini de besler. Gerda, Lili’yi model aldıkça daha cesur ve yaratıcı işlere imza atar. Böylece beden politikası ve kimliğin temsili, tuvallere yansır. Gerda’nın hissettiği, kendi olma cesareti ve becerisi gösteren birinin kendi kaderinin efendisi olmakla kalmayarak, o yüzyılın yargılayıcı ve yıkıcı bakışlarına rağmen, bedeniyle kendini ortaya koyma cesareti gösteren bir kahramana duyulan hayranlıktır. Zaten kendini tümüyle onun bu dönüşümsel macerasına adayarak, bir sürü insanın tepkisini alacağını umursamama gücünü de bunlardan alacaktır.
Film boyunca sanat, bastırılmış bir kimliğin dile geldiği, kendine alan bulduğu, dış dünyaya sunulabildiği bir mecra haline gelir. Sanatla dışa vurulan gerçek, eğer bir sanatçının özüyse, nasıl olur da o özden kaçınmak mümkün olabilir? Zorunlulukların ve hayat şartlarının; kendi özünden kopardığı ve uzağa savurduğu bir insanın, sanat aracılığıyla kendi özünü hatırlaması kadar doğal ne olabilir ki?
Toplumsal Cinsiyet, Dönemin Gerçekliği ve Günümüz
Film sadece bireysel bir dönüşüm hikâyesi olmakla kalmayıp, aynı zamanda 20. yüzyılın başındaki Avrupa toplumunun trans bireylere, kadın kimliğine, tıbba ve ahlaka nasıl yaklaştığını da incelikli bir şekilde yansıtıyor. Bugün dahi birçok ülkede trans bireyler, hâlâ benzer dışlanma ve görünmezlikle karşı karşıya kalırken, The Danish Girl geçmişin aynasında bugünü gösteriyor. Üzerinden neredeyse 100 yıl geçen bu yaşam öyküsünden günümüze geldiğimizde, sert politik gerçeklerden toplumsal cinsiyete yansıyan görünmez kuralların pek az değiştiğine şahit oluyoruz.
Günümüzde hala trans bireylere yaşama hakkı tanınmadığını görmek bizim için üzücü olmaya devam edecektir. Bu filmi izlerken, sahip olduğu var oluş biçiminin gerçeklerini göz ardı edemeyerek zorlu bir yaşam mücadelesine mecbur kalan trans bireyin bize açtığı pencereden, kendi zamanımıza ve dünyamıza bakıyoruz. O zaman gördüklerimiz, kendilerine yaşam alanı bulamayan, oldukları haliyle var olma hakları ellerinden alınan, tüm trans bireylerin yaşadığı zorluklar, haksızlıklar ve adaletsizlikler oluyor. Bu yönüyle film içimizi burkarken, bizi bir kez daha düşündürüyor. Fakat artık gerçekleri göz ardı etmemizi engelliyor.
Hissedilen, Hatırlanan ve Yaşanan Bir Film
The Danish Girl, bir sinema filmi olmanın ötesinde, belki de hepimize tutulan bir aynadır. Hepimizi, kimi zaman bastırılmış yönlerimizle, kimi zaman sevdiklerimizle kurduğumuz ilişkilerle, kimi zaman ise cesaret edemediklerimizle yüzleştiren koca bir ayna. Lili Elbe’nin hikayesi, yalnızca onun değil, olmak istediği kişiyi içinde taşıyan ama bundan haberi bile olmayan herkesin hikayesidir. Onun yapabileceğinden emin bile olmadan doğurmaya çalıştığı kendi bedenini, hayat hikayesini izlerken, cesaretini, kararlılığını, kırılgan ve asil duruşunu zihnimize kazırken, tatlı ve masum suratının gözümüzün önünden gitmeyeceğini biliyoruz.