Çağdaş sanat üretiminde görsel tekrar ve estetik benzerlik artık kaçınılmaz bir sorun hâline geldi. Sanat galerilerinden müzik kliplerine, Instagram paylaşımlarından tiyatro afişlerine kadar hemen her şey tanıdık formlar üzerinden ilerliyor.
Bir gün bir galeride gördüm. Gri fon, kırmızı bir ip, duvara yaslanmış bir beden. Bir ay sonra başka bir şehirde, başka bir galeride, başka bir isimle aynı fotoğraf değil belki, ama aynı his. Aynı ışık. Aynı imge. Aynı estetik kurgu.
Sonra bir müzik klibi açtım. Dans eden biri, loş bir odada, slow motion. Ardından bir Instagram Reels: yine dans, yine loş oda, yine slow motion. Sonra bir kitap kapağı: aynısı. Sonra bir şarkı: yine piyanoyla başlıyor, sonra bir ses yükseliyor. Bir reklam: loşluk. Bir tiyatro afişi: boş sandalye. Sanki… daha önce görmüştüm.
Bu his giderek daha tanıdık geliyor. Sanatın çoğu artık yeni bir şey göstermiyor; sadece başka bir versiyonunu sunuyor. Sanki herkes aynı rüyayı görmüş de, sabah uyanınca onu farklı açılardan anlatmaya çalışıyor gibi.
Yeni olan, tanıdık hissettiriyor. Çünkü “yeni” artık “algoritmik olarak onaylı” olan demek.
Çünkü görsel beğeni verisi, estetik kriterin yerini aldı. Ve ben artık bir sergiye girdiğimde, ilk düşüncem şu oluyor: “Bu burada bitmedi, birkaç hafta sonra başka bir galeride yeniden karşıma çıkacak.
Yeni Olan Neden Tanıdık Geliyor?
Eskiden bir şey gördüğünde, sende bir tür direnç oluştururdu: “Bu nedir?”
Şimdi çoğu şey sende bir tür iç çekiş yaratıyor: “Hah… yine bu.”
Yeni artık şaşırtmıyor. Yeni artık sarsmıyor. Çünkü “yeni” artık önceden alışılmış bir şeye benzemek zorunda.
Bunun birçok sebebi var ama en büyüğü şu: Yeni olan şeyin tutması artık tesadüf değil, bir algoritma meselesi.
Dijital kültürde görsel dil çok hızlı yayılıyor. Görsel alışkanlıklarımızı artık küratörler değil, veri temelli dağıtım sistemleri belirliyor. Instagram’da daha çok etkileşim alan işler, Pinterest’te en çok kaydedilen görseller, Spotify’da duygu algoritmaları… Hepsi yeni sanat üretiminde birer “risk azaltıcı referans havuzu”na dönüşmüş durumda.
Bugünün genç sanatçısı, bazen ne yaptığını düşünmeden önce nasıl görüneceğini düşünmek zorunda kalıyor. Çünkü görünür olmak artık yalnızca bir sonuç değil, bir ön koşul.
Bu da çoğu üretimi, şu sessiz ama baskıcı düşünceyle şekillendiriyor:
“Benimki de benzesin, ama biraz farklı olsun. Çok farklı olmasın ama. Beğenilen şeylerden uzaklaşmasın.”
Bu noktada sanat özgünlükten değil, “eşik aşmayacak farklılıktan” beslenmeye başlıyor.
Ve işte tam orada, her şey birbirine benzemeye başlıyor.
Aynı kadraj.
Aynı yüz ifadesi.
Aynı kırmızı ip.
Aynı retro VHS filtresi.
Aynı Lo-Fi beat’in üzerine okunan kayıp şiir.
Aynı. Aynı. Aynı.
Ama ilginç olan şu: bu “aynılık” kendini farklılık gibi gösteriyor.
Minimalizm gibi. Postmodern ironi gibi. Duygusal bir estetik gibi.
Ama baktığında sadece biçimsel bir boşluk içinde dönen kalıplar.
Zanaat var. Teknik var. Işık var.
Ama ruh?
Çoğu zaman yok.