Travma, insanın hayat akışında kırılmaya sebep olan ve anlam dünyasında sarsıntıya yol açan bir deneyim olarak günlük hayatımızda sıkça karşılaştığımız bir kavramdır. Etimolojik olarak incelendiğinde “yara” anlamıyla travma kurguların dağılması ve bir zemin kayması olarak nitelendirilebilir. Söz gelimi travmatik bir deneyim sonucunda insanın kendi varoluşuyla ve diğerleriyle olan ilişkilenme biçiminin uğradığı değişim, travmanın “zemin kayması” olarak nitelendirilmesini; yaşamına dair belirlediği rollerin, rutinlerin değişimi ise “kurguların dağılması” olarak nitelendirilmesini mümkün kılar.
Psikopatolojide ve Günlük Yaşamda Kullanımı
Psikoloji bilimi bağlamında kullanıldığı anlamıyla travma ve travma sonrası stres, DSM-5 tanı kitabı çerçevesinde şekillenir. Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı olarak DSM-5 travmayı “gerçek bir ölüm veya ölüm tehdidi, ciddi yaralanma veya cinsel şiddete maruziyet” olarak tanımlamıştır ve bu tanım bağlamında travma sonrası stres bozukluğu için belirli kriterler sıralamıştır. Travma kavramını anlamak ve patolojik bir tanı koyarak tedavi sürecini planlamak açısından bu kriterlerin oldukça kıymetli olduğu gerçeğini bir kenara koyarak sormak gerekir: Özellikle varoluşçu bir perspektif ile incelendiğinde, bu kavramın bu denli sınırlandırılması ne kadar mümkündür? Şimdiye kadar birçok bilim insanı ve düşünür travma kavramını incelemiş; bu kavramı tanımlamak ve tedavi süreciyle ilgili bilgi edinebilmek için sayısız araştırma yürütmüştür.
Günlük yaşama döndüğümüzde kavramın sınırlandırılmasının tam aksine bir durum söz konusudur. Herkesin dilinde dönüp duran bir travma lafı; mutlaka yaşantıladığı travmatik bir deneyim vardır. Özellikle sosyal medyanın artan kullanımı ile birlikte, söz gelimi yaşanan her ayrılık, kaybedilen her iş fırsatı veya stres verici herhangi bir olay travmatik olarak adlandırılabiliyor. Bu noktada kavramın özellikle günlük dilde kullanımıyla ilgili dikkat edilmesi gereken bazı noktalar olduğunu söylemek gerekir.
Travmadan bahsederken toplumsal olarak maruz kaldığımız yaşam olaylarına değinmemek, bizim gibi toplumlar için imkansızdır elbette. Özellikle bu açıdan baktığımızda travmatik bir yaşam olayı deneyimleme ihtimalimiz, evet gerçekten de hiç düşük değildir. Ne var ki travma kavramının bu denli sıklıkla kullanılması, kaçınılmaz bir normalleştirmeye yol açarak yılmazlık, baş etme becerisi veya sosyal destek gibi kavramların koruyucu niteliğinin görmezden gelinmesine de sebep olmaktadır. Bu açıdan bireylerin biricikliğini gözetmek önemlidir; örneğin romantik bir ilişkinin sonlanması bazı bireyler için travmatik bir deneyim olarak nitelendirilebilir ancak yaşanan her ayrılığın herkes için travmatik bir etkisinin olmadığı su götürmez bir gerçektir. Çünkü her insanın deneyimlediği yaşam olayını anlamlandırması ve sonucunda algıladığı stres, sıkıntı düzeyi farklıdır. Her insan farklı düzeyde baş etme becerisine, yılmazlığa ve yaşamı içerisinde çeşitli koruyucu faktörlere sahiptir. Buradan çıkarılacak önemli bir sonuç vardır: Farklı yaşam olayları farklı insanlar için travmatik bir nitelik taşıyabilir ve toplumsal olarak maruz kaldığımız yıkıcı olaylar, travmanın yaygınlaşması ile sonuçlanır. Ancak bu yaygınlaşma, travma kavramının normalleştirilmesi olarak algılanmamalıdır. Çıkarılan bu sonuç, travmaya tanılar üstü bir perspektifle daha derin bir kavrayışla bakmayı zorunlu kılar.
Varoluşçu Perspektiften Travma
Varoluşçu bir perspektifle travmayı anlamaya çalışırken öncelik olayın ne olduğu veya ne kadar sürdüğünü anlamak değildir. Bu bağlamda travmatik bir deneyim sonrasında kişinin kendisiyle, diğeriyle, dünyayla arasındaki bağın nasıl değiştiğini anlamak gereklidir. Yaşanan her olay, her insan için biricik bir anlam taşır. Travma öncesi yaşam referans alındığında, kişinin hayatında nelerin değiştiği; bu değişimin etkilerinin neler olduğu üzerinde durulmaktadır.
Yara anlamıyla karşımıza çıkan travma aslında kişilerin kendi kurgularıyla yarattıkları zemininin kayması anlamına gelir. Hayatta daha önce tutundukları şeylerin yitip gitmesi, kurulan düzenin ani ve yıkıcı bir şekilde değişmesiyle birlikte insanda iyileştirilmesi zor bir yara açılır. Açılan bu yaranın büyüklüğü, insana hissettirdiği sızı her bir varoluş için biriciktir. Çünkü her insanın kendi varoluşuyla ve diğerleriyle ilişkilenme biçimi birbirinden farklıdır. Bu farklılık, olaylara yüklenen anlamın farklılaşmasını da beraber getirir.
Ayrılık örneğiyle devam edecek olursak, bir ayrılığın ne denli travmatik olduğu ilişkiye dair kurguların niteliğine bağlıdır. Diğer bir ifade ile kişinin ilişkisine dair kurguları yaşama dair kurgularıyla ne denli iç içe geçmişse deneyimin etkilediği alan da o denli fazla olur. Öte yandan deneyimin sarsıcı niteliğine karşın kişinin sahip olduğu koruyucu faktörleri de yok saymamak gerekir. Ayrılık sonucunda ilişkisel dünyasında yaşadığı bu zemin kayması her ne kadar sarsıcı olsa da, bu dünya içerisinde kurduğu diğer ilişkiler sayesinde baş etmeyi başarabilmesi koruyucu faktörler için kıymetli bir örnektir. Elbette tıpkı travma gibi, travma sonucunda iyileşme süreci de bu koruyucu faktörlerin farklılaşması sebebiyle her insan için farklı işler.
Sonuç olarak insanın ruhunda açılan bir yara olarak travma, her birey için farklı bir anlam taşır. Bu yaranın ne kadar yakıcı olduğu, yaranın büyüklüğü ve iyileşme süreci her insan için biricik bir deneyimdir. Dolayısıyla açılan yaranın derinliğini anlayabilmek için bize göre niteliğinden bağımsız olarak, deneyimleyen kişinin anlamlandırmasının asıl referans olduğunu unutmamak gerekir.
Kaynakça
Arnold-Baker, C., & Van Deurzen, E. (2008). Existential psychotherapy: Philosophy and practice. The quick theory reference guide: A resource for expert and novice mentalhealth professionals, 47-62.
Borelli, J. L., & Sbarra, D. A. (2011). Trauma history and linguistic self-focus moderate the course of psychological adjustment to divorce. Journal of Social and Clinical Psychology, 30(7), 667-698.
Duman N. (2019). Travma sonrası büyüme ve gelişim. IJAR. 4(7),178-184
Frankl, V. E. (2009). İnsanın Anlam Arayışı. Çev. Budak, S. İstanbul: Okuyan Us.
Frankl, V.E. (2019). Duyulmayan Anlam Çığlığı. Çev. Budak, S. İstanbul: Totem Yayınları
Kokurcan, A., & Özsan H. (2012). Travma kavramının psikiyatri tarihindeki seyri. Kriz Dergisi, 20(1), 19-24
Özen. Y. (2012). Varoluşçu felsefeden varoluşçu psikolojiye (birbirlerini sürekli yanlış anlayanların ontolojik bütünlüğü). Gümüşhane Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Elektronik Dergisi, 3(5).
Yalom, I. D. (2018). Varoluşçu Psikoterapi. Çev. Babayiğit, Z. Pegasus Yayınevi.