Villa Borghese
Geçtiğimiz Ekim ayında Roma’ya bir seyahat gerçekleştirdim. Roma deyince akla kaçınılmaz olarak tarih, mimari ve sanat ağırlıklı bir seyahat güncesi gelecektir. Ama kendi adıma rahatlıkla diyebilirim ki “Roma’da geçen günlerim, her güne bir hülyayı sığdıran, kendime yakın ve bir o kadar da kendime uzak bir kayboluş hikâyesiydi.”
Her biri birbirinden etkileyici ve öğretici ziyaretlerimden geriye kalanları aktarmak, aslında bir yazı dizisine ancak sığabilir. Ama ben burada, ilk durağım olan ve adeta bir cennet vadisine benzeyen “Villa Borghese” parkı ile parkın içinde yer alan ve bir sanat galerisinden ötede sanki bir rüya alemi olan “Borghese Galeri” müzesinden bahsetmek istiyorum.
Bir Düş Bahçesi: Villa Borghese
Villa Borghese, İtalya’nın başkenti Roma’da bir peyzaj parkıdır. Şehrin kalbinde, Porta Pinciana’yı Piazzale Flaminio’ya bağlayan Aurelian Surları’ndan, 20. yüzyılın başlarında inşa edilen yeni Salario ve Pinciano mahallelerine kadar uzanan geniş bir alanı kaplar. Parkın tarihi; 17. yüzyılda, Papa V. Paul’ün yeğeni olan Kardinal Scipione Borghese’nin emriyle, antik heykellerle süslemeler de dahil olmak üzere eski üzüm bağlarının bulunduğu yerde, bölgenin soylulaştırılması dönemine uzanmaktadır.

Roma villaları arasında, sanatsal ve peyzaj mirası açısından en zengin olanlardan biridir. Binaları, heykelleri, anıtları ve çeşmeleri, asırlık ağaçlar, göletler, İtalyan bahçeleri ve geniş açık alanlarla çevrili, ünlü Barok, Neoklasik ve eklektik sanatçıların eserlerini içerir. Meşe ve çınar ağaçları (bazıları orijinal dikim tarihinden kalma), iki yüz yıllık örnekleri olan fıstık çamları, köknarlar ve sedirler de dahil olmak üzere çok sayıda yaprak dökmeyen türe ev sahipliği yapar. Yaygın çalılar arasında defne ve şimşir bulunur. Müze ve kültür kurumlarının inanılmaz yoğunluğu nedeniyle villa, “Müzeler Parkı” olarak bilinir. Yüzyıllar boyunca şehir rehberlerinde anlatılan, ünlü sanatçılar tarafından resmedilen, ünlü müziklere ve etkileyici edebiyat eserlerine ilham kaynağı olan Villa Borghese, bugün bile parkının beklenmedik görüntüleriyle geçmişinin ihtişamını gözler önüne sermektedir. Napolyon Bonapart’a satılan meşhur “Borghese Güreşçisi” heykelinin de bir zamanlar ev sahibi olan bu parkta; kuş senfonileri eşliğinde yürüyüşler, çift kişilik bisikletlerle yapılan romantik ve eğlenceli gezintiler yanında müthiş bir sanat yolculuğunun adresi Borghese Galeri bulunmaktadır. (1)
Kırmızı Balon Elimde: Borghese Galerisi
Borghese Galerisi, dünyanın en ünlü sanat galerilerinden biridir. Galeride, Papa V. Paulus’un (1605–1621) yeğeni Kardinal Scipione Borghese tarafından başlatılan resim, heykel ve antikalardan oluşan kapsamlı Borghese Koleksiyonu’nun önemli bir bölümü yer almaktadır. Borghese Galerisi, sanat akımlarının önemli temsilcileri Caravaggio, Canova, Titian ve Raphael gibi ünlü sanatçıların olağanüstü tablolarını barındıran zarif bir saray ve dünya çapında ünlü bir sanat müzesi olmakla birlikte; büyük bölümü 16. ve 17. yüzyıllara ait olan ve Gian Lorenzo Bernini’nin muhteşem heykelleri de dâhil olmak üzere birçok ünlü ve önemli esere ev sahipliği yapmaktadır. (2)
Borghese Galeri’sine girebilmek için tavsiyem, önceden rezervasyon yaptırmak olacaktır. Ancak galeride son dakika bileti bulabilmek kısmen mümkün olsa da, garanti olamayacağı için – sanat müzesine adım attıktan sonra içeri girememiş olarak dönmek – inanın bu durum büyük bir hüsran yaratacaktır. Öyle ki; giriş işlemlerinden daha ilk adımda girdiğiniz salonun atmosferi ve burada aniden karşınızda bitiveren Bernini’nin o muhteşem ötesi “Rape of Proserpine” heykeli; sizi temin ederim ki yaşadığımız en unutulmaz anlardan biri olacaktır.

“Rape of Proserpine” heykeli, heykeltıraş Gian Lorenzo Bernini tarafından Barok üslupta, 1621–1622 yılları arasında yapılan anıtsal bir mermer heykel grubudur. Bernini, bu eseri yaptığında yalnızca yirmi üç yaşındadır. Proserpine’nin yeraltı tanrısı Plüton tarafından kaçırılmasını tasvir eder. Hem Claudius hem de Ovidius tarafından anlatılan mit, Enna yakınlarındaki Pergusa Gölü kıyısındaki genç kızın kaçırılmasını anlatır. Bernini, eylemin doruk noktasını temsil ederek; gururlu ve duyarsız tanrının, Proserpine’yi Hades’e sürüklemesini; kasları, kıvranan bedeni tutmak için o kadar gergindir ki ellerinin onun etine gömülüşünü gözler önüne sermiştir. Heykelin düzenlemesi, gözlemciye göre cepheden bakarken birbirlerinden uzağa bakan iki figürün denge sınırlarına kadar zorlanmıştır. Genç kızın bedeninin bükülmesi, Maniyerist zevkin ustalığını hatırlatır; oysa plastik formun gücü, kasların gerginliği, etin duyusal yumuşaklığı ve duygu yoğunluğu, yüzeylerin olağanüstü malzeme işçiliğinde açıkça görülen bir natüralizm üzerine kurulu yeni bir ifade dilini gözler önüne serer. Klasik heykelciliği ve kadim teknikleri yeniden keşfeden Bernini, mitolojik öykünün şiirini mermere aktarmış ve resmin potansiyeline ulaşmıştır. (3)
Bana göre, Antik Roma’nın en önemli mitolojik ögelerinden bir sahneyi betimleyen bu heykelin, salonun orta yerinde büyük bir ihtişamla, öylece beklediği bu ilk durakta; o büyüleyici atmosferin etkisiyle kaybolup gitmek ve geçip gidemediğin bu yerde epeyce kalıp, yönünü bile arayamadan, gerek tavandaki resimler gerek duvar süslemeleri ve gerekse sıralı heykeller arasında dolanmak, galerinin ne denli keyif verici bir deneyime dönüşeceğinin önemli bir işaretiydi. Üstelik diğer salonlarda görülebilecekler ve onlara duyulan telaşlı bir merak duygusu ile adeta bir şaşkınlık içinde ve zihnin arka planında keşfedilmeyi bekleyen binlerce soru, işte bu durum; kırmızı balonu elinde zıplaya zıplaya yürüyen bir çocuk misali hayata neşeli bir ritimle eşlik etmek gibi benzer hisler bütününden ibaret olacaktı. Nitekim, Proserpine’nin çaresizliğinin yanından geçip giderken artık başka bir büyüyle yol alıyor olacak ve sonraki eserlerde dikkatimizi çeken her bir detayda artık Bernini’nin bizi başlangıçta sürüklediği o hüzün dalgasına takılıp kalacaktık.
Galerinin tavan ve duvarlarındaki resimler ve detay süslemeler ile önlerinde duran heykellerin hülyasına eşlik ederken, yerlerdeki mozaikler, duvardaki döneminin şaheserleri tablolar arasında, mitoloji, din, tarih, felsefe ile deyim yerindeyse tam olarak yoğrulacak ancak en önemlisi ise; adeta kendimizin sahnelendiği bir gölge oyununda kendimizi yeni rollerin kucağında bulacaktık. Aslında galerinin saraydan bozma ihtişamı ve sanatla bezenmiş ahengi arasında yapılan bu ziyaret, bana göre, insanın hayatı boyunca kendi kendisine sorduğu bütün sorulara cevaplarını içinde barındırıyordu.
Galeride yer alan diğer önemli eserler arasında, Gian Lorenzo Bernini’nin diğer başyapıtlarını da çıplak gözle görebilmek mümkündür.
“Aeneas, Anchises ve Ascanius”, Vergilius’un “Aeneis”inden bir sahneyi, Aeneas’ın yanan Truva’dan ailesini çıkarışını betimler. Ki bu da bana göre, bir nevi “Antik Roma” tarihinin başlangıç anını temsil etmektedir.

“Truth Unveiled by Time”, 1646 ile 1652 yılları arasında yapılan bu heykelde sanatçı, Hakikati’i alegorik olarak, üstünde yer alan bir zaman figürü tarafından örtüsü kaldırılan çıplak bir genç kadın olarak göstermek istemiştir.

“Davut”, Gian Lorenzo Bernini’nin doğal boyutlarda mermer bir heykelidir. Başyapıt 1623–1624 yılları arasında yedi ayda tamamlanmış, ana konusu ise, Golyat’ı yere serecek taşı fırlatmak üzere olan ve ardından onu başını keserek yenecek olan Tevrat’taki Davut’tur.

“Apollon ve Dafni” 1622–1625 yılları arasında gerçekleştirilmiş, doğal boyutlarda Barok üslupta bir mermer heykel, Ovidius’un Metamorfozlar’ında anlatılan Apollon ile Dafni öyküsünün doruk anını betimler. (3)

Caravaggio’nun Gölgesi
Galerinin birbirinden özel koridorları arasında sessizce dolanırken, Bernini’nin hakikat, güç, tahakküm ve kutsal aşk sembollerini betimlediği parlak mermer detayları ile büsbütün açılan zihnim; adeta duvarlardan gölgesinin fısıltısıyla seslenerek, bilinçaltımın karanlığına yavaşça süzülen Caravaggio’nun o meşhur tablosundaki, öfke ve masumiyetin temsili genç David’in elindeki kesik bir başın o tanıdık suratında gördüğüm Caravaggio’nun o keskin ve endişeli bakışları ile karşılaşmak adeta bilindik bir soruya daha cevap sayılabilirdi. İnsanın oluş ve varoluş mücadelesi.. Bir insanın kendine rağmen kendi olma halini, dilenirse, galeride sergilenen tüm sanatçıların tablolarında görmek mümkün ama Caravaggio’nun fırça darbeleriyle karanlığa açtığı savaşın, o masum, genç ve azimli ama bir o kadar da şaşkın diğer aydınlık yanı tarafından “artık yeter” diye haykıran şekilde kazanılmış zaferini ancak kendi okyanusuna dalmayı bilenler anlayabilirdi. İşte bu ifadeler; gölgelerin ustası Caravaggio’nun tablolarından ruhuma sessizce akan derin anlatımların bir nevi özetiydi.
Üstelik bir sonraki salonda Bernini’nin o meşhur şaheserinde Daphne’nin, peşindeki kibirli bilge Apollo’nun egosundan kutsanmış halde kurtuluşunu görebileceğimi bilmek, kendimi kaybedip bulmak misali içime su serpmişti. İnsanın içindeki boşluğa benzer o karanlık ve aydınlığın, her yerde karşısına çıkması ne garip şey değil mi? Kendinden kendini yaratmak da… Kim kendinden daha iyi bilir ki içindeki kimsesiz köşelerde sessizce büyüyen o huzursuzluğu ve bir delikten süzülen ışığın yeni tohum atmış canlı bir yaprak gibi gelen şifasını. Sanatçının gölgeye olan ilgisinin nedeni apaçık karşımdaydı.
Apollon ve Dafne; “Ben”’likten doğan “Aşk” hikâyesi..
Daphne’yi bilmeyen yoktur. Dalları buram buram kokan, kökleri sevdaya çalan bildiğimiz “defne”. Hiç kıpırdamadan öylece çaresizliğe yaprak açan, sevginin çiçeği güzeller güzeli Daphne…. Başarıdan hırsa, hırstan başarıya yol alan becerikli tanrı “Apollo” âşık olmuş “Daphne’ye”! Mitolojik hikâyeyi Bernini’nin ruhundan görmek, insanın sanatsız bir dünyada çölde susuz kalması kadar ürkütücü olacağını gözler önüne sermektedir. O küçük salonda yükselen dallara benzer eller, narin parmaklar arasına işlenmiş bir oya gibi umuda yeşeren, bir ağaca dönüşen o masum korkak fidan. Bu benzersiz şaheser, kesinlikle yakından görülmek zorunda bence. Apollo’nun Daphne’yi yakalamışken, Daphne’nin gözlerindeki acı ve umuda açılan ellerinin arasında nakış nakış beliren dalların, içimizdeki çocuğa benzer narinliğini; tanrı bile olsa her adanmışlığın kibirli aşkınlığının nasıl da bir masumiyeti öldürebildiğini; ama bunun da bir o kadar kendine rağmen kendini yaratma becerisini ortaya çıkarabildiğini; kaybeden tanrının ise köklerinden yeniden doğma anına olan hayranlıkla karışık çaresizliğini; o anda kalıp bir süre sessizce izlemek gereklidir. Ki Bernini de belli ki o anı bize hissederek yaşatmak istemiştir.
Kendime yakın kendime uzak…
Galeride yer alan tüm eserler dikkatle incelenip, her birinin hikâyesini tek tek yorumlamak mümkün olsa da, anlatılanların ortak bir dili olduğunu söylemek isterim. Kendine rağmen kendin.. Tavan resimlerinin büyüleyici atmosferinde gerçekleştirilecek bu hülyalı yolculuk esnasında, bir sanatsever için en keyif verici deneyimlerden biri gerçekleştirilecek ve eserlerde anlatılanların aslında hepimizin hikâyesine denk gelen bir tarafı olacağını temin edebilirim.
Galleria Borghese, iki katta yirmi odadan oluşmakta olup, alt katta heykellerin ve tabloların sergilendiği, duvar ve tavan süslemeleriyle zenginleştirilmiş salonlar ile üst katta da daha çok dini öğelerin yer aldığı eserlerin bulunduğu odalar bulunmaktadır. Bu haliyle, Roma’nın benzersiz seyahatnamesinde önemli bir ziyaret deneyimi yaşatacak olan bir düş bahçesi Villa Borghese ve insan ruhunun bedeniyle olan ilişkisi, aklın sınırları ve bir sanatçının tüm bunlarla olan bağının ustalıkla yaratımının sergilendiği Borghese Galerisi zamanda kaybolmanın adresidir.
Müzeden çıkışta aklımda kalanlar aslında Bernini’nin Apollon ve Dafne heykelinin özenle tasarlanmış kaidesinde yazan son cümle ile özetlenebilirdi. Heykelin yerleştirildiği mermer kaide Agostino Radi adlı bir taş ustasına yaptırılmıştır. Kaideye yerleştirilen yazıttaki iki dize şöyledir:
“The lover, who would fleeting beauty clasp
Finds bitter fruit, dry leaves are all he’ll grasp”
“Her kim ki geçici güzelliğin zevkleri peşinde koşar,
Ancak acı meyveler ve kuru yapraklar kucaklar.” (4)
Kaynaklar
Sovraintendenza Capitolina ai Beni Culturali. (t.y.). Sovraintendenza Roma.
Galleria Borghese. (t.y.). Borghese Gallery. Kurumsal web yayını.
Galleria Borghese – Ministero della Cultura. (t.y.). Rape of Proserpine (la “Proserpina’nın Kaçırılışı”). Kurumsal müze yayını.
Arın Ensarioğlu, S. (2020). Bernini’nin Apollo ve Daphne Heykeli. Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 50, 1–20.