İkinci dalga feminizmin en önemli çıkışlarından biri ‘‘kişisel olan politiktir’’ düşüncesidir. Kadınların aile içinde, özel ve kamusal alanda, bireysellik ve cinsellik meselesinde özgürleşmesi için atılmış ciddi bir adımdır. Bu düşünce, kadınlara yüklenen bakım emeği, annelik, kürtaj, şiddet, cinsiyetli iş bölümü vb. gibi meselelere daha yakından bakarak bu sorunları daha detaylı ele almıştır. Kişisel olanın politik olma meselesi, toplumsal ve siyasal yapılar ve eşitsizliklerle kurulan bu ilişki ağını ön plana çıkarmıştır.
“Kişisel olanın politik olması”, aile ilişkileri ve kadının ev içi emeği, kişisel ve özel alana ilişkin gibi görülen alanlar güç mücadelesinden ve hiyerarşiden bağımsız değillerdir. Kamusal alanda sorun teşkil ediyormuş ama ev içinde sorun teşkil etmiyormuş gibi gözüken şeyler, aslında kamusal alanda kadınların eşitsizliklerinin, ikinci ve öteki sayılmalarının, güç ilişkilerinin sonunda kadınların daha güçsüz bir konumda kalmalarının bir nedeni olduğunu ve birbirini besleyen bir süreç olduğunu fark ettirmiştir. Dolayısıyla evde hiyerarşik ve eşitsiz bölüşüm var ise bu, özel alanın da politik olduğunu gösterir. Evlilik de, aile de politiktir.
Kamusal alan ve özel alan arasındaki ilişkiden feministler, özel alan ve kamusal alan ikiliğini bu alanların iki ayrı alan gibi birbirinden uzaklaştırılmasının, erkeklerin ve patriarkal sistemin işine geldiğini fark etmişlerdir. Kamusal alan ve özel alan ayrımı, toplumsal ilişkilerin temel iki alana ayrıldığını varsayan önermedir. İçinde yaşadığımız modern toplumlar tam da bunlar üzerinden şekillenmişlerdir. Kamusal ve özel alan ayrımında, kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizliklerin üzerini örttüğünü savundukları için bu durumu eleştirirler. Özel alana müdahale etmeme prensibine dayanan devlet, bu alanı siyasetten arındırılmış bir alan olarak varsaymıştır ve hane içindeki erkek egemenliğini görmezden gelmiştir. Dolayısıyla kişisel olanın politik olmasına yapılan vurgu, siyasal tartışmaların alanını da genişletmektedir. Bize öğretilen, siyasetin aslında kadınlar için bir şeyi ifade etmediğini, sadece anlaşılmaz devlet erki tarafından işletilen siyasetin ne olduğunu sorgulamaya itmektedir. 1960’larda kadınların kendi yaşadıklarından fark ettiği ‘‘kişisel olan politiktir’’ önermesi siyaset açısından tartışmaların sınırlarını genişletmektedir.[1]
‘‘Kişisel Olan Politiktir’’ Sloganı İle Gramsci’nin Hegemonya Kavramı Arasındaki İlişki
Antonio Gramsci, hegemonya kavramıyla siyasetin sadece devlet çerçevesinde olan bir olgu değil, aynı zamanda sivil toplum içerisinde yani gündelik yaşamın her alanında olduğunu gösteren bir kavramla ortaya çıkmıştır. Hegemonya, kapitalist toplumda belirli bir egemen sınıfın başka bir sınıf ile kurduğu ittifaklar ve uzlaşmalar sayesinde egemenliğini topluma kabul ettirebilmesini ve yönetici konumunu sürdürebilmesini, egemen sınıfın kültür ve değerler yoluyla hakimiyetini kabul ettirmesi anlamına gelmektedir.
Gramsci’nin hegemonyası kapitalist toplumda, egemen sınıf kültür ve değerler yoluyla hakimiyetini kabul ettirmesi demektir. Gramsci’ye göre hegemonya gönüllü bir şekilde bir kişinin diğerine iktidarı olan sınıfın, o iktidarını gönüllü olarak kabul etmesidir. Erkeğin kadın üzerindeki, patronun işçi üzerindeki, devletin toplum üzerindeki, burjuvazinin işçi sınıfı üzerindeki hegemonyası buna örnek gösterilebilir. Erkeğin kadın üzerinde kurmuş olduğu iktidar, kadının erkekten bir adım geride olması, ikinci ve öteki sayılması, bakım emeği, annelik meselesi, ev içerisinde yalnızlaşması, kendine ait bir alanının olamaması erkeğin kadın üzerindeki hegemonyasından kaynaklıdır. Bu düşünce aileden başlayarak, eğitim hayatında, dizilerde, filmlerde, reklamlarda, kitaplarda, medyada bir şekilde bizlere aşılanıyor. Bu değerleri sosyalleşme içerisinde kabul ediyoruz ve kullanıyoruz. Erkeklerin güçlü olması, kavgacılıkları, ilişkileri toplumda çok rahatlıkla kabullenilip benimsenilebiliyor.[2] Dolayısıyla bu düşünce sistemiyle yapılmış değerleri, erkeğin kadın üzerindeki hegemonyasını bize bu şekilde kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bu değerler sistemi, düşünce biçimimizi, tarzımızı, zihin dünyamızı belirliyor. Bu zihin dünyasında da, bu düşünce biçimi mevcut adaletsizlikleri meşrulaştıran bir nitelikte olmaya devam ediyor.
Gramsci’nin de hegemonyası ile anlatmak istediği hakimiyet baskı yoluyla, zor kullanarak bir hakimiyeti kabul ettirmek değil aksine karşıdaki kişinin gönül rızasını alarak hakimiyetini kabul ettirmek ve bu gönül rızasını alma sırasında da ortaklaştırdığı değerler sistemini ve zihniyet yapılarını kullanmasıdır.[3]
“Kişisel olan politiktir” sloganı ve kadınların ‘benim bedenim, benim kararım’ söylemi, mevcut değerler sistemi içinde toplumun önemli bir kesiminde hâlâ net bir karşılık bulabilmiş değildir. Cumhuriyet’ten sonra yavaş yavaş gelişen demokratikleşme süreçleri, sivil toplumun ortaya çıkışı, feminist hareketler, LGBTI+ hareketleri ve çeşitli direniş pratikleri; toplumda güçlü bir sivil alanın var olduğunu ve geri adım atmaya niyetli olmadığını açıkça göstermektedir. Feminist hareketler özellikle, erkek egemen değerlerin yeniden üretilmesine karşı direnerek kültürel hegemonyanın sürekliliğini kıran en önemli alanlardan birini oluşturmuştur. Bu nedenle hegemonya tam anlamıyla sabitlenememektedir.
Dolayısıyla kültürel hegemonyanın gerçekleşmemesi şaşırtıcı değildir; aksine bu toplumsal dinamikler göz önüne alındığında oldukça doğal bir sonuçtur. Kültürel düzlemdeki bu başarısızlık net şekilde görülebilir. Bu başarılamadığı sürece de tam anlamıyla hegemonik bir iktidardan söz etmek mümkün değildir.”
Gramsci’nin hegemonyasının baskıyla, zorlama ile değil aksine gönül rızası alarak gerçekleştiğinden ve bunların hepsinin bir değerler sistemiyle ortak bir şekilde ilerlediğinden bahsettim. İkinci dalga feminizmin en önemli çıkışı olan ‘‘kişisel olan politiktir’’ sloganı, kadınların her alanda özgürleşmesi, erkeklerin kadınlar üzerindeki hegemonyası, kadınların özel alan ve kamusal alanda maruz kaldığı baskıları, kadınlar ve erkekler arasındaki eşitsizlikleri yok etmek için ve kadınların her alanda özgürleşmesi için ortaya atılmıştır.
Kaynaklar
Meltem Atan, ‘‘Radikal Feminizm: ‘‘Kişisel Olan Politiktir’’ Söyleminde Aile’’, Jemsos, Ekim 2015
Baran Dural, ‘‘Anatonıo Gramsci Ve Hegemonya’’, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Kış-2012
[1] Meltem Atan, ‘‘Radikal Feminizm: ‘‘Kişisel Olan Politiktir’’ Söyleminde Aile’’, Jemsos, Ekim 2015, s.5-6
[2] Meltem Atan, ‘‘Radikal Feminizm: ‘‘Kişisel Olan Politiktir’’ Söyleminde Aile’’, Jemsos, Ekim 2015, s.7.
[3] Baran Dural, ‘‘Anatonıo Gramsci Ve Hegemonya’’, Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, Kış-2012, s.4-5