Her gün, farkında olalım ya da olmayalım, başkalarının gözlerinde kendimizi arıyoruz. Yeni bir işe başladığımızda, saçımızı farklı kestirdiğimizde, hatta yalnızca sıradan bir fotoğrafı sosyal medyada paylaştığımızda bile içimizden aynı cümle geçiyor: “Beğenecekler mi?”
Sanki yaptığımız hiçbir şey, başkalarının onayıyla mühürlenmeden tamamlanmış sayılmıyor. İçsel bir başarı bile, dışarıdan gelen bir bakışla “gerçek” oluyor.
Ama bu yalnızca sosyal medyanın bize dayattığı yeni bir bağımlılık değil. Daha derine inildiğinde, insanın en temel varoluşsal dinamiklerinden biriyle karşılaşıyoruz: tanınma ihtiyacı. Kendimizi kim olduğumuz üzerinden değil, başkalarının bize verdiği değer üzerinden kavrıyoruz.
Bir dostun söylediği tek bir cümle, tüm günümüzü aydınlatabilir, ya da bir yabancının küçümseyen bakışı, içimizdeki bütün güveni dağıtabilir. Neden? Çünkü onaylanmak yalnızca hoş bir his değil, varlığımızın neredeyse kanıtı gibi işliyor.
Kendi değerimizi neden başkalarının gözlerinden geçirerek ölçüyoruz? Bu sorunun kökeni, insanın toplumsal varlığına dayanıyor. Aristoteles’in “insan politik bir hayvandır” sözü, aslında çok basit bir gerçeğe işaret eder: Biz, ancak diğer insanlarla birlikte var olabiliriz. Bu, yalnızca birlikte yemek yemek ya da birlikte üretmek anlamına gelmez; aynı zamanda varlığımızın başkaları tarafından fark edilmesine duyduğumuz ihtiyaçtır.
Bu ihtiyaç, psikanalitik kuramda da derin bir karşılık bulur. Freud’un narsisistik yaralanma dediği şey, insanın kendi benliğini mutlak bir güç olarak kuramamasıyla ilgilidir. Lacan bunu daha da ileri taşır: Çocuğun “ayna evresi” dediği deneyimde, benlik bir bütünlük olarak yalnızca dışarıdan yansıyan imgeyle kurulur. Yani ben dediğimiz şey, zaten en başından itibaren ötekinin bakışıyla inşa edilir. Bizim kendimizi görmemiz, başkalarının bize bakışını içselleştirmekten ibarettir.
Hegel de aynı noktaya başka bir yerden dokunur: Efendi-köle diyalektiği. Ona göre, insanın kendini özne olarak kurması ancak bir başka öznenin onu tanımasıyla mümkündür. Bu tanınma mücadelesi, hem bireysel hem toplumsal düzeyde sürer. Dolayısıyla, onay arayışını küçümsemek kolaydır ama aslında bu arayış, insanın özne olma koşulunun ta kendisidir.
Gündelik hayata geri döndüğümüzde bu kuramların yankısını kolayca bulabiliriz. Bir çocuğun, resmini gösterdiğinde “Aferin” beklemesi; bir yetişkinin, iş yerinde takdir edilmediğinde çabucak motivasyonunu kaybetmesi; ya da sosyal medyada paylaşılan bir fotoğrafın aldığı beğeni sayısının ruh halimizi belirlemesi… Hepsi aynı zincirin halkalarıdır.
Onay, yalnızca bir takdir değildir. Onay, varlığımızın başkaları tarafından fark edilip değerli bulunmasıdır. İşte bu yüzden, bir yabancının küçümseyen tek bir bakışı, en yakın dostumuzun yıllardır söylediği destek sözlerinden daha ağır gelebilir. Çünkü olumsuz onay da onaydır; bizi yine ötekinin gözünde var kılar, fakat eksik, yetersiz, kusurlu olarak.
Bugün onay ihtiyacının en yoğunlaştığı alan, kuşkusuz dijital dünyadır. Sosyal medya, insanın tanınma arzusunu yalnızca görünür kılmakla kalmadı; onu algoritmalarla ölçülebilir, sayılarla kıyaslanabilir bir forma dönüştürdü. Artık beğeniler, yorumlar ve takipçi sayıları, insanın toplumsal statüsünü belirleyen görünmez bir para birimi gibi işliyor.
Byung-Chul Han’ın şeffaflık toplumu kavramıyla işaret ettiği gibi, modern birey kendini sürekli sergilemek, görünür kılmak zorunda hissediyor. Burada onay, yalnızca dışarıdan gelen bir bakış değil, aynı zamanda kendi üzerimizde kurduğumuz bir baskıya dönüşüyor. İçselleştirilmiş bir seyirciyle yaşıyoruz: Yolda yürürken bile “paylaşılabilir” bir anın içinde miyim diye düşünmek, neredeyse otomatik hale geldi.
Bu noktada onay arayışı, yalnızca bir başkası tarafından tanınma ihtiyacı olmaktan çıkar; bireyin kendi benliğini kurmak için başkalarının gözünden geçmeye zorlanmasıdır. Artık sadece “beğenilecek miyim?” diye sormuyoruz. Aynı zamanda “beğenilmediğimde ben kimim?” sorusuyla da baş başa kalıyoruz.
Sosyal medyanın bu yeni koşullarında, onayın yokluğu çoğu zaman görünmezlik anlamına geliyor. İnsan için en dayanılmaz olan, çoğu zaman küçümsenmek değil, hiç fark edilmemektir. Çünkü hiç fark edilmemek, öznenin yokluğa itilmesidir.
Tam da bu yüzden, onaylanmak uğruna sahicilikten uzaklaşmak, olduğumuzdan farklı görünmek, yapay mutluluklar sergilemek sıradanlaşmıştır. Modern özne, görünürlüğünü sürdürebilmek için bir performans sanatçısına dönüşür: Fotoğrafın kadrajı, seçilen kelimeler, kullanılan filtreler… Hepsi ötekinin gözünde “daha beğenilir” bir benlik inşasının parçalarıdır.
Fakat burada kritik soru şudur: Onayı bir varlık koşulu olarak kabul etsek bile, sürekli bir onay bağımlılığı bireyin öz değerini nasıl dönüştürür? Kendi iç sesimizi, başkalarının sessiz ya da gürültülü onayına feda ettiğimizde, geriye ne kalır?
Onay arayışı insana özgü bir zayıflık değil, onun varoluşsal bir zorunluluğu. Ne kadar güçlü, bağımsız ya da kendine yeten bir birey olduğumuzu düşünelim; en küçük bir bakış, bir kelime, bir jest bizi sarsabilir. Çünkü özne, başkalarının gözünde yeniden üretilir. Bu, değiştiremeyeceğimiz bir koşul. Ama mesele, bu koşula nasıl yanıt verdiğimizdir. Bir uçta, onay bağımlılığı vardır: Kendini yalnızca ötekinin beğenisiyle tanımlamak. Böyle bir durumda, özne kendi iç değerini yitirir; yaşamını, görünürlüğünü sürdürebilmek için bitmeyen bir performans alanına dönüştürür. Bu, içsel boşluğun üzerini parıltılı imgelerle kapatma çabasıdır.
Diğer uçta ise, onayı bütünüyle reddetmek bulunur. Ama bu da gerçekçi değildir. Çünkü tanınma ihtiyacını yok saymak, insanın toplumsal doğasına aykırıdır. Kendi değerimizi yalnızca içsel bir duyguya indirmek, eninde sonunda yalnızlıkla örülü bir yanılsama yaratır. İnsan, kendini başkalarının bakışından bağımsız kuramaz.
O halde çıkış noktası, bu ikiliğin arasında bir yerde aranmalıdır: Onayı bütünüyle yok saymadan, ama ona teslim de olmadan. Başkasının tanımasını öz değerimizi teyit eden bir unsur olarak görmek, fakat onun kölesi olmamak.
Belki de asıl mesele, soruyu tersine çevirmektir: Başka insanların onayına neden ihtiyaç duyarız diye sormak yerine, kendi kendimize hangi ölçütlerle onay verdiğimizi düşünmek. Eğer başkalarının bakışını mutlak belirleyici olmaktan çıkarıp, kendi ölçülerimizle dengeleyebilirsek; dışarıdan gelen onay, bizi ezen bir bağımlılık değil, varlığımızı zenginleştiren bir yankı olur.
Çünkü en nihayetinde, insan ne tamamen başkalarının gözlerinden ibarettir, ne de bütünüyle kendi içine kapanabilir. Onay, insanın toplumsallığının aynasıdır. Ama aynaya bakarken kendi yüzümüzü görebilmek için, başkalarının bakışında kaybolmamayı öğrenmek gerekir.
Kaynakça
Aristoteles. Politika. Çev. Mete Tunçay. İstanbul: Remzi Kitabevi, 2014.
Freud, Sigmund. Ego ve Id. Çev. Selin Ceylan Gülsay Oda Yayınları, 2019
Heidegger, Martin Hegel’in Tinin Fenomenolojisi Çev. Kaan H. Ökten . Alfa Yayıncılık ,2020
Han, Byung-Chul. Şeffaflık Toplumu. Çev. Haluk Barışcan. İstanbul: Metis Yayınları, 2017.
Taylor, Charles.Çokkültürcülük Tanınma Politikası. Çev. Amy Gutmann. İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2018.
Daha fazla felsefe içeriği için: Felsefe yazılarına göz atın