Hemme'nin Öldüğü Günlerden Biri, Yönetmen: Murat Fıratoğlu
Murat Fıratoğlu’nun yönetmenliğini, senaristliğini ve başrolünü üstlendiği ilk uzun metraj filmi Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri (2024), yılın en dikkat çekici yerli yapımlarından biri olarak öne çıkıyor. İlk gösterimini 81. Venedik Uluslararası Film Festivali’nin “Ufuklar” (Orizzonti) bölümünde yapan film, buradan jüri özel ödülüyle döndü. Ardından, jüri başkanlığını Nuri Bilge Ceylan’ın üstlendiği Adana Altın Koza Film Festivali’nde “En İyi Film” ödülüne layık görüldü.
Hikâye, başkarakter Eyüp’ün (Murat Fıratoğlu) iç dünyasına sade ama yoğun bir şekilde eğilirken, taşra yaşamının durağan ritmi içinde bireylerin bastırılmış arzularını, ahlaki ikilemlerini ve içsel çatışmalarını da görünür kılıyor. Bu yönüyle film, hem toplumsal hem de bireysel psikodinamiklerin sinemadaki güçlü temsillerinden biri olarak öne çıkıyor.
Taşranın Durağan Ritminde Ruhun Fırtınası
Hikâye Anadolu’nun kırsalında, Siverek’te geçiyor. İzmir’deki işini iflas nedeniyle kaybeden Eyüp, borç batağının ardından memleketine dönerek mevsimlik işçilik yapmaya başlar. Ancak uzun süre çalışmasına rağmen patronu Hemme’den alacaklarını tahsil edemez ve sonunda onu öldürme planları kurar. Evinde sakladığı silahı alıp yola çıktığı gün ise yalnızca bir cinayetin eşiğine gelmez; aynı zamanda kendi varoluşsal çıkmazlarıyla yüzleştiği sembolik bir yolculuğa da çıkar. O gün, hem şiddetin sınırındaki bir eylemin hem de derin bir iç hesaplaşmanın kesişim noktası hâline gelir.
Eyüp Karakteri ve İnsan Doğasının Çift Yönlülüğü
Eyüp, mekânsal olarak Siverek’te, toplumsal olarak ise sınıfsal kırılma hattında konumlanır. Ekonomik yoksunluk, otorite karşısındaki çaresizlik ve bastırılmış öfke, onun şiddet potansiyelini her geçen gün besler. Elindeki silah, Eyüp’ün bilinçdışındaki saldırganlığın, travmanın ve adalet arayışının somut bir simgesidir. Film, karakterin hem merhamet hem de şiddet eğilimlerini yan yana göstererek insan doğasının çift kutuplu yapısını açığa çıkarır. Nitekim, yaşlı bir komşuya karşılıksız karpuz taşıdığı sahne onun yardımseverliğini görünür kılarken; patronunu öldürme arzusu, yıkıcı yanını su yüzüne çıkarır. Bu ikilik, psikanalitik kuramlar aracılığıyla derinleştirilebilecek zengin bir çözümleme alanı sunar.
İyi Nesne – Kötü Nesne ve “Bölme”
“Nesne İlişkileri” kuramcısı Melanie Klein’a (1946) göre; erken dönemde bir bebek (0-4 ay) bakım verenini bir birey olarak değil “iyi” ve “kötü” nesne olarak ayırır. Bu savunma
mekanizmasına “Bölme” (splitting) denir. İyi nesne doyum ve güven duygusu yaratan; kötü
nesne ise hayal kırıklığı, açlık ve acıyla ilişkilendirilen nesnedir. Bölme yoğun kaygılarla başa çıkmanın bir yolu olarak iyi ve kötü deneyimleri ayrı tutar. Olgunlaşma sürecince ise iyi ve kötü yanların aynı nesnede bütünleşmesi gerekir. Ancak bu gerçekleşmediğinde birey, yoğun kaygılar karşısında tekrar tekrar bölme savunmasına başvurur. Bu da hem kendi içindeki hem de ötekiyle olan çatışmalarını arttırır.
Filmde Eyüp’ün yardımseverliği “iyi nesne”yi, Hemme’ye karşı yıkıcı arzusu ise “kötü
nesne”yi temsil eder. Yönetmen bu karşıtlığı domates ve karpuz imgesiyle de güçlendirir:
Domatesin ham ve sert kırmızısı saldırganlığı, karpuzun tatlı ve serinletici kırmızısı ise
merhameti simgeler.
Bastırılmış Agresyon – Eros ve Thanatos’un Sessiz Çarpışması
Freud “Bastırma ve Saldırganlık” kuramında (1920); insanın yaşam itkisi (Eros) ve ölüm
itkisi (Thanatos) arasında sürekli bir gerilim yaşadığını öne sürer. Thanatos yıkıcı enerjiyi ve saldırganlığı içerir ve bastırıldığında bilinçdışı çatışmalarla dolaylı yollarla geri döner.
Eyüp’ün haksızlığa uğrayan, sürekli yutkunan ve içine atan yapısı bu bastırmanın sonucunda patlayıcı bir noktaya varır. Yani bastırma kuramına göre Eyüp’ün Hemme’yi öldürme arzusu, bastırılmış saldırganlığın yüzeye çıkmış halidir. Yaşlı amcaya yardım etmesi ise Eros’un
dışavurumudur. Bu iki itkinin aynı bireyde var olması onun ruhsal yapısındaki gerilimin
beslenmesine neden olur.
Jung’un Karanlık Arketipi- Gölgeyle Yüzleşmek
Jung’a (1959) göre; “Gölge” her bir bireyin toplum tarafından kabul görmeyen (öfke,
kıskançlık, şiddet gibi) bastırılmış yönlerini barındırır. Eyüp’ün toplumsal maskesi (persona) merhametli görünürken, gölgesi şiddet potansiyeli taşır. Hemme’yi hak eden bir hedef olarak görmesi aynı zamanda kendi karanlık yanını başka bir nesneye yansıtarak
meşrulaştırma girişimidir. Bu sayede kendi içindeki şiddeti “meşrulaştırılmış bir düşman”
üzerinden eyleme koymaya çalışır.
Baba İmgesi ve Otoriteye Başkaldırı
Hemme, Eyüp’ün bilinçdışında yalnızca bir işveren veya patron değil, aynı zamanda
hayatındaki eksik ve kayıp baba figürünün de karmaşık bir yansımasıdır. Babasının erken
ölümüyle şekillenen Eyüp’ün kimlik ve aidiyet duygusu; babasızlık, ekonomik yoksunluk ve toplumdaki güçsüz konumuyla birleştiğinde oluşan duygusal boşluk, Hemme’ye yöneltilen öfkenin temel dinamiklerini de oluşturur. Bu noktada Eyüp’ün Hemme’ye yönelik duyguları, hem korku ve hayranlık hem de nefretin iç içe geçtiği karmaşık bir ambivalans örneği olarak okunabilir. Eyüp’ün içsel çatışmalarını ve şiddet arzusunu Klein, Freud ve Jung’un kuramları
doğrultusunda okumaya çalıştığımızda baba imgesine yönelik saldırganlığın, yaşanan
ekonomik travma ve gölgeyle yüzleşememenin birleştiği noktada ortaya çıktığını
söyleyebiliriz.
Sonuç
“Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri” filmi seyirciye yalnızca taşranın ekonomik ve sosyal
zorluklarını anlatmakla kalmaz aynı zamanda her birimizin içinde var olan çelişkileri,
merhametle şiddetin ince sınırlarını ve insan ruhunun karmaşıklığını da gözler önüne serer.
Eyüp’ün içsel yolculuğu, bizlere insanın kendi karanlık tarafıyla yüzleşme cesaretinin
önemini hatırlatır. Bu bağlamda izlediğimiz hikaye sadece Eyüp’ün hikayesi değildir. Film her günün içinde saklı kalan mücadeleyi ve bizi biz yapan o kırılgan ve güçlü yanlarımızı
incelikle anlatarak her bir seyirciye kendi içsel yolculuğuna çıkma fırsatı da sunar.
“Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri”, yaşamın acımasızlığı karşısında insanın hem yıkıcı
hem de iyileştirici yönlerinin nasıl bir arada var olabileceğini ve insan olmanın özünde
merhametin, umudun ne denli kıymetli olduğunu bize bir kez daha hatırlatır. Film, bu yönüyle yalnızca toplumsal bir hikaye değil, insan doğasının evrensel çatışmalarına dair sinemasal bir laboratuvar niteliği taşır.
Kaynakça
Freud, S. (1920). Haz İlkesinin Ötesinde: Ben ve İd (A. N. Babaoğlu, Çev.). İstanbul:
Metis Yayınları. (Orijinal eser 1920)
Jung, C. G. (t.y.). Arketipler ve Kolektif Bilinçdışı (Çev. B. K. Öztürk). İstanbul: Pinhan
Yayıncılık.
Segal, H. (2023). Melanie Klein’ın Çalışmalarına Giriş (M. Tanık Sivri, Çev.). İstanbul:
İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları. (Orijinal eser 1973)
Laplanche, J., & Pontalis, J.-B. (1973). Psikanaliz Dili (D. Gündüz, Çev.). İstanbul:
Metis Yayınları. (Orijinal eser 1967)