Öldürdüğün Şeyler, Yönetmen, Alireza Khatami
Alireza Khatami’nin “Öldürdüğün Şeyler” filmi, ilk bakışta bir adamın geçmişiyle yüzleşme hikâyesi gibi görünse de dikkatli bir okumayla bu yüzleşmenin yalnızca bireysel bir travmanın değil toplumsal bir yapının, ataerkil kodların, bastırılmış cinsiyet rollerinin ve aile içi bağlanma dinamiklerinin izlerini taşıdığı da fark edilir. Film, Ali karakteri üzerinden erkek kimliğinin karmaşık psikodinamik izlerini sürerken, günümüz ilişkilerinde bu kodların hâlâ ne denli belirleyici olduğunu da gösterir. Ali’nin hikayesi görünmeyen ama sürekli hissedilen bir baba otoritesinin gölgesinde şekillenen, konuşamayan, temas edemeyen ama içten içe yanmakta olan bir erkekliğin de temsilidir.
Patriyarkal Düzenin Simgesi Olarak Baba
Filmde doğrudan görmesek bile, baba figürü adeta mekânda dolaşan görünmez bir erk olarak hissedilir. Baba yalnızca bireysel değil, aynı zamanda simgesel bir sistemin ve ataerkil bir düzenin de taşıyıcısıdır. Ali’nin bastırdığı geçmiş ise sadece kişisel bir suç değil babaya itaat etmeyen bir benliğin de cezalandırılmasıdır. Psikanalitik açıdan bu, baba simgesinin “süper ego” olarak bireyin vicdanındaki otoriter sesi temsil etmesiyle açıklanabilir. Baba, hem cezalandıran hem de onaylayan bir güç olarak Ali’nin iç dünyasında derin çatışmalar yaratır. Bu çatışma günümüz ilişkilerinde erkeklerin otorite, güç ve duygu ifade biçimlerini nasıl şekillendirdiğine dair de evrensel bir göndermedir. Ali ile, ders verdiği üniversitede idareci olduğunu düşündüğümüz üst akıl ya da sağlıklı egoyu temsil eden kişi arasında geçen diyalogda da adeta bunu doğrudan duyarız;
“Güzel bir çocuktum. Ama bazen okulda çocuklardan dayak yerdim. Babama söyleyemezdim. Çünkü babamdan daha çok korkardım.” Buradaki “güzel çocuk” tanımı masum değildir. Karakter burada adeta sessiz, itaatkâr, gözyaşını içine akıtan bir erkek çocuk kimliğinden söz eder. Ondan beklenen maskülen kalıbın dışında bir şey söyleyemez, yardım isteyemez. Öyle ki erkekliğe dair her zayıflık utançtır ve baba sadece bir ebeveyn değil bir rejimdir.
Travmanın Sözdışı Hafızası
Yukarıdaki diyaloğun devamında idarecinin Ali’ye; ‘Fizik, kimya olsa anlarım ama bizim topraklarımızda Yunus, Fuzuli, Mevlana gibi cevherler varken neden hem de karşılaştırmalı edebiyat için Amerika’ya gittin?’ diye sorması sadece akademik bir tercih değil aynı zamanda kimlik, köken ve kaçışla ilgili de bir sorgulamadır. Ali’nin cevabı ise çok katmanlıdır;
-Siz, burası, bu topraklar, her şey bana geçmişimi hatırlatıyor. Gidebildiğim kadar uzağa gittim.
-Neden döndün?
-Çünkü artık korkmuyorum.
Bu cümlelerde çocukluk travması, bastırılmış korkular ve aidiyetin yarattığı yük iç içe geçer. Ali’nin Amerika’ya gidişi yalnızca coğrafi değil psikolojik de bir kaçıştır. Filmde “şeyler” diye anılan nesneler, imgeler, anılar -hepsi- Ali için geçmişin izlerini özellikle de babasının otoritesini hatırlatır. Psikanalitik olarak bu sahne, sözdışı hafızanın yani dile gelmeyen ama beden ve mekân üzerinden hissedilen travmaların sembolik dışavurumudur. Ali’nin kaçtığı “şeyler” değil, gölgeyle yüzleşmeden önceki savunma evresinin bir ifadesidir. Ancak asıl dönüşümü “korkmuyorum artık” dediği anda başlamıştır.
Baba Olmanın Reddi ve İktidarın Kesintisi
Filmde Ali’nin çocuk sahibi olmadığına dair ima psikanalitik açıdan oldukça güçlü bir anlam taşır. Bu durum sadece biyolojik bir gerçeklik değil ataerkil düzende erkekliğe yüklenen “soy sürdürme”, “iktidarı devretme” ve “miras bırakma” işlevlerinin reddedilmesi ya da gerçekleşmemesi anlamına da gelir. Ali, bu düzen içinde hem bastırılmış hem de “dışarıda bırakılmış” bir erkekliğin temsilcisidir.
Psikanalitik açıdan bakacak olursak çocuk sahibi olamamak bazen bilinçdışı bir “iktidarsızlık” ya da “otoriteyle özdeşleşememe” olarak yorumlanabilir. Ali, babasının otoritesine karşı gelmiş ve onunla özdeşleşememiştir. Dolayısıyla onun baba olamaması sadece fiziksel bir durum değil aynı zamanda simgesel babalığın – yani otoritenin, mirasın, patriyarkal düzenin – devredilememesi anlamına gelir.
Yanı sıra bu durum bir tür bilinçdışı etik duruş da olabilir. Öyle ki travmatik bir baba figürünün ardından Ali kendi içinde bir karar almış gibidir. Baba olmamak aynı zamanda bastırılmış otoriteyi bir başkasına aktarmamak, yani bilinçdışı bir “koruyuculuk” dürtüsüyle hareket etmek de demektir.
Çocuk sahibi olamamak Ali’nin duygusal üretim kapasitesine de gönderme yapar. Çocuk burada yalnızca biyolojik değil yaratıcılığın, sürekliliğin ve benliğin dışavurumudur. Ali’nin sessizliği, içine kapanıklığı ve yaratıcı üretimden uzak duruşu onun duygusal olarak “kısır” bir pozisyonda kalmasıyla da ilişkilendirilebilir.
Günümüzde ise; “erkeklik” kavramı dönüşüm geçirirken baba olmamak da erkekliğin yeniden tanımlanmasında önemli bir tartışma başlığıdır. Ali’nin çocuk sahibi olmaması bu dönüşümün bir parçası olarak okunacak olursa Ali, klasik patriyarkal erkeklik modeline uymayan, üretmeyen, aktarmayan ama gölgeyle yüzleşen bir erkekliği temsil etmiş olur.
Erk, Kimlik ve Yüzleşme
Ali’nin erkekliği klasik maskülen formlarla şekillenmemiştir. Film ataerkil sistemin içinde kırılmış bir erkekliği anlatır. Güçlü değil sessiz, öfkeli değil içe dönük, asi değil pasif. Psikanalitik olarak “gölge” dediğimiz bastırılmış, kabul edilmeyen yanların bu kırılgan erkeklikte yoğunlaştığı görülür. Bu haliyle film erkekliğe dair kodlara farklı perspektiflerden ışık tutar. Ana karakterden de gördüğümüz üzere erkek kimliğinin bu karmaşıklığı ve kırılganlığı göz ardı edilirse hem birey hem de ilişki büyük zorluklarla karşılaşabilir.
Bastırma, Bölme ve İnkâr
Freud’un bastırma, Melanie Klein’ın bölme ve inkâr kavramları filmde Ali’nin iç dünyasında oldukça fazla karşılık bulur. “İyi” benlik şimdiye, “kötü” olan geçmişe gömülür. Ancak bastırılanlar suskunluk ve imgeler aracılığıyla geri döner. Film, bu geri dönüşün şiirsel bir sahnesidir adeta. Ali’nin geçmişi bilinçdışında çözülemeyen bir travma olarak varlığını sürdürür.
Pasif-Agresyon: Bastırılmış Öfkenin Gölgesi
Filmde açık bir öfke yoktur fakat hissedilir bir gerilim, kırılganlık ve donukluk vardır. Bu, bastırılmış öfkenin pasif-agresif biçimde yansıdığı bir savunma halidir. Özellikle duygularını açıkça ifade etmeyen kültürlerde bu tür bir savunma oldukça yaygındır. Ali’nin sessizliği konuşulmayan öfkesinin gölgesidir. Günümüz ilişkilerinde bu tür bastırmalarla gelişen ifade güçlükleri pasif agresyon yoluyla iletişimde kopukluklara, duygusal erişimsizliklere ve çatışmalara neden olabilir.
Reza: Ali’nin Gölgesi ve Bilinçdışının Temsili
Reza karakteri yalnızca Ali’nin yanında dolaşan bir yardımcı değil aynı zamanda onun bastırılmış yanlarının dışavurumudur. Carl Jung’un gölge arketipiyle açıklanabilecek bu karakter, Ali’nin görmek istemediği, bastırdığı ama içten içe taşıdığı duyguların temsilidir. Bastırılmış öfke, şiddet, arzu, suç ve tehdit…Bu bağlamda Reza’nın fiziksel olarak Ali’ye göre daha kurnaz, daha konuşkan ve daha dış dünyaya açık olması bastırılmış arzu, dürtü ve çatışmaları temsil eder. Reza’nın bir yansıma ya da zihinsel figür olması ihtimali Freud’un yansıtma kavramı ile birlikte de düşünülebilir. Reza’nın bir dedektif gibi Ali’yi takip etmesi ve ele geçirmesi gölgenin entegrasyon talebidir. Reza Ali’nin bastırılmış yönleriyle yüzleşmesini sağlar. Bu da Jung’un bireyselleşme sürecinde gölge ile bütünleşme gerekliliğine işaret eder. Reza dışarıdan gelir, rahatsız eder, tehdit eder. Ama aslında içeridedir. Ali’nin kaçtığı şey ise Reza değil; onun içinde yaşattığı ama görmek istemediği tarafıdır.
Toplumsal Sessizlik ve Hafıza
Film yalnızca bireysel değil, toplumsal travmaların da bir sahnesidir. İran gibi bastırmanın gündelik bir pratik olduğu bir kültürde sessizlik yalnızca bir anlatı biçimi değil aynı zamanda bir direnme ya da hayatta kalma stratejisidir. Bu toplumsal sessizlik bireyin psikanalitik olarak kendi bastırmalarını derinleştirir. Günümüzde benzer toplumsal baskılar altında yaşayan bireylerin ilişkilerinde açık iletişim ve duygu paylaşımı zorlaşır. Bu da yalnızlaşma ve içsel çatışmayı büyütür.
Güncel İlişki Pratiklerinde Ali’nin Psikanalitik İzleri
Ali’nin iç dünyasında ve filmde temsil edilen psikodinamik süreçler günümüz ilişkilerinde sıkça karşılaşılan bazı temel zorluklarla doğrudan örtüşür. Modern yaşamda özellikle erkeklerin duygularını ifade etmekte yaşadığı zorluklar Ali’nin bastırma ve sessizlik halinin güncel izdüşümleri olarak okunabilir.
Duygusal İfade ve Kırılganlıkla Yüzleşme: Günümüzde erkeklerin çoğu, duygusal kırılganlıklarını gizleme eğilimindedir. “Güçlü olmalıyım” algısı, Ali’nin içine kapandığı pasif-agresif sessizliğe benzer biçimde iletişim kopukluklarına neden olur.
Travmanın Nesiller Boyu Aktarımı: Ali’nin ailesinden gelen travmatik miras günümüz ilişkilerinde “bağlanma stilleri” olarak adlandırılan tekrarlayıcı kalıplarla görünür.
Dijital Çağ ve Sessiz İlişkiler: Ali’nin içine kapanıklığı, günümüzde partnerler arası “sessiz tedbir” ya da “ghosting” davranışlarıyla benzeşir.
Maskülenlik Normları: Yeni nesil ilişkilerde duygusal açıklık ve eşitlikçi paylaşımlar ön plana çıkar. Ali’nin yaşadığı içsel çatışma bu dönüşümün sancılarını temsil eder.
İd, Ego, Süperego: Baba, Reza ve Bastırılmış Olanın Dönüşü
Filmin son sahneleri, psikanalitik açıdan en yoğun ve katmanlı anları içerir. Ali yalnızdır. Babanın yorgun ve yaralı temsili bastırılan süperego figürünün yani cezalandırıcı baba otoritesinin sembolik olarak geri dönmesidir. Ama bu kez baba güçlü değil, kırılmış ve yorgundur. Artık cezalandıran değil, acı çeken bir figürdür.
Son sahnede açıkça görmesek de yapısal olarak ipuçlarından yola çıkarak Reza’nın döndüğünü de anlarız. Bu sahnede baba(otorite), Reza (gölge) ve Ali (benlik) aynı mekânda bulunur hale gelirler. Bu, Jung’un bireyleşme sürecinde tanımladığı bütünlenme anıdır. Parçalar artık savaşmaz; birlikte durabilir hale gelir.
Bu sahne aynı zamanda şunu gösterir: Öldürdüğünü sandığın şeyler, yüzleşilmedikçe geri döner. Ama yüzleşme geldiğinde korku yerini kabul edişe bırakabilir. Ali artık kaçmıyor, gölgesini, otoritesini ve geçmişini aynı odada taşıyabiliyor hale gelmiştir. Bu, iyileşmenin ve bütünlenmenin mümkün olduğunu fısıldayan çok güçlü bir finaldir.
Işığı Öldürmek ve Gölgeyle Hesaplaşmak
Sonuç olarak “Öldürdüğün Şeyler” Khatami’nin gözünden; görünmeyen, bastırılan ve unutulmuş olanla yüzleşmenin filmidir ve Ali’nin sessizliği seyircide bir toplumun suskunluğu gibi yankılanır. Yönetmen bize yüzleşmeden iyileşme olmayacağını anlatadursun her terapi, her anlatı ve her sanat yapıtında gösterilmek istendiği üzere ışık için önce karanlığa temasa edip gölgeye inmek gerekir. Günümüz ilişkilerinde de bireylerin kendi gölgeleriyle, bastırılmış yanlarıyla yüzleşmeden gerçek anlamda derin bağlar kurmaları mümkün değildir. Film, bu psikolojik ve toplumsal hesaplaşmanın zor ama kaçınılmaz yolunu cesurca gösterir.