Sürekli bir şeyleri unutan bir adamdan, sürekli hatırlamak isteyen bir izleyici yaratıyor Memento. Bu garip denklemde herkes kendi eksik yarısını arıyor. Leonard Shelby’nin hikâyesi, sadece bir cinayeti çözmeye çalışan bir adamın değil, zamanla ve gerçeklikle çatışan bir bilincin öyküsü. Ama bu öykü düz bir çizgide anlatılmaz tıpkı travmatik hatırlama süreçleri gibi, parça parça, başsız ve sonsuz bir döngü içinde…
Filmi izlerken hatırladığım ilk şey, kendi unutmalarım oldu. Bir anı kaybetmenin, yalnızca geçmişle değil, benlikle de bağını koparmak olduğunu fark ettim. Memento, tam da bunu yapıyor: Zamanı tersine çevirirken, anlatıyı da çözüyor. Çünkü bu filmde olaylar değil, neden-sonuç bağları ters işliyor. Sebepler sonuçların ardında kalıyor. İzleyici olarak bir sonuca ulaşsak bile, asıl neden çoktan gözden kaybolmuş oluyor.
Hafıza mı Gerçeklik mi? Leonard’ın Notlarıyla İnşa Edilen Kimlik
“Memento”da hatırlamak, artık geçmişi yeniden kurmak değil, geçmişin kalıntılarını sahte bir şimdiye yapıştırmak halini alır. Leonard Shelby, kısa süreli hafıza kaybıyla yaşadığı için yeni anılar oluşturamaz, ama geçmişin gölgesinden bir benlik icat etmeye mecburdur. Ve bu benlik, notların, dövmelerin, polaroidlerin üzerinde titreyen, her an silinmeye müsait bir tür kurgu karakter gibidir.
Leonard kendine güvenmek zorundadır. Ama kendisi dediği şey, artık sadece cümle cümleye yazılmış bir defterden, fotoğrafların arkasına karalanmış “güven” ya da “öldür” gibi sert emir kiplerinden oluşur. Kimliğini bu izlerle taşır. Anımsayamadığı geçmişin yerine, inşa ettiği bir metinsel benlik koyar. Bu haliyle Leonard, insanın kendi kendisine yazarak tutunduğu en yalın hâlidir belki de.
Leonard, unuttuğu şeyi yeniden kurmak zorundadır —ama bu yeniden kurma, kaçınılmaz olarak bir hikâye yazımıdır. Ve Nolan bize aslında şunu sorar: Bir hikâye ne zaman anıya, ne zaman yalana dönüşür?
Geriye Akan Zaman, İleriye Akan Kurgu: Memento’da Anlatı Yapısı ve İzleyici Hafızası
Memento, yalnızca bir filmin nasıl anlatılabileceğine dair bir deneme değil. Aynı zamanda izleyici belleğinin sınırlarını zorlayan bir yapboz. Geleneksel sinemanın lineer zamanına, nedenselliğe ve karakterin dönüşümüne yaslanmayan bu yapı, zamanın değil, zaman algısının kırılması üzerinden işler. Zaman burada fiziksel bir düzlem değil, psikolojik bir çöküntüdür.
Film iki ayrı anlatı çizgisiyle örülür: biri siyah beyaz ve kronolojik; diğeri renkli ve geriye doğru. Siyah beyaz bölüm Leonard’ın iç sesi gibi. Rasyonel, düz, açıklayıcı. Ama aynı zamanda steril, duygudan arındırılmış. Bu hatırlamak değil, belgelemek gibi.
Renkli bölümler ise geriye doğru akar ve her bir sekans, bir öncekinin sebebini açıklar. Ancak bu süreçte, izleyiciye sürekli bir eksiklik hissi eşlik eder: Ne olduysa, biz onu kaçırmışızdır.
Christopher Nolan, burada seyirciden sıradan bir izleme eylemi değil, aktif bir hatırlama eylemi bekler. İzleyici, Leonard gibi olur: parçaları birleştirmeye, bir neden-sonuç zinciri kurmaya çalışır. Ama her yeni bilgiyle birlikte, eskisi sarsılır. Sonunda hiçbir şeyden emin olunmaz. Tıpkı Leonard gibi, biz de bir notlar bütünüyle yetinmek zorundayız ama bu notlar ne kadar güvenilir?
İşte tam da bu noktada Memento’nun kurgusu, yalnızca estetik bir tercih olmaktan çıkmıştır.
Filmin yapısı, karakterin zihinsel bozukluğunu biçim olarak yeniden üretir. Unutmanın, sadece bilgi değil, biçim üzerinde de kurduğu egemenliği hissederiz. Film, nasıl bir şeyin unutulabileceğini değil, unutulduğunda neye dönüşebileceğini de gösterir.