Jane Austen’ın kusursuz kaleminden çıkan kıymetli eserlerden biri olan Emma, kitabı eline aldığı andan itibaren okuyucuyu içine çeken komik, eğlenceli, sakin ve yer yer telaşlı bir olay örgüsü eşliğinde ilerleyen akıcı bir roman. Austen’ın kalemine alışık olanlar için olağan bir olay dizini gibi görünse de bana göre yazarın Aşk ve Gurur’dan sonra gelen en düşündürücü romanları arasında yer alıyor. Emma sosyal yapının sınırlarında dolaşan ve feminizm ögelerini barındıran bir roman olmasının yanında, karakterin yaptığı seçimlerin sorumluluğunu almayı öğrenmesi ile birlikte yaşadığı uyanış hikayesini okuyucuya aktaran güçlü bir roman.
Olay Örgüsü
Emma Woodhouse zengin, güzel ve zeki bir genç kadın olarak; evlilik düşüncesi olmamasına karşın çevresinde bulunan neredeyse herkesin aşk hayatına büyük ilgi duymakta ve hatta bir nevi çöpçatan rolüyle diğerlerinin hayatına dahil olmaktadır. Emma, yaptığı çıkarımların ve bu çıkarımlara bağlı olarak seçimlerinin doğruluğundan son derece eminken büyük bir hata yaparak Harriet Smith’i kendince uygun olduğunu düşündüğü biri ile evlendirmeye niyetlenir. Lakin yaptığı yanlış çıkarımların ve seçimlerin sonucunda çevresindekileri etkilemekle kalmaz; kendisi de beklemediği bir şekilde bu seçimlerden etkilenerek sorumluluk almak zorunda kalır. Emma, zamanla bu sorumluluğu taşır hale gelirken yaşadığı aşk ile birlikte kendisini de yeniden tanır. Bu bakıma kitap, henüz toy bir gencin zamanla seçimlerinin sorumluluğunu alarak gerçek özgürlüğe ulaşmasını; yaşadığı aşk ile birlikte “ben” olmanın ötesine geçerek “biz” olmanın verdiği hazzı ve uyanışı konu edinir.
Karakterin Duygusal Yönü: Okuyucunun Gözünden Emma
Emma birçok açıdan kusurlu sayılabilecek olmasına karşın duygularındaki samimiyetiyle ve belki de en önemlisi kendisini kabullenişiyle güzel bir örnek. Kendi duyguları başta olmak üzere çevresindeki insanların duygularını fark etme konusunda başarısızlıklarının sayısı başarılarından fazla olsa da Emma, hikayenin ilerlemesiyle gözle görülür bir dönüşüm yaşıyor. Yaptığı seçimlere ve kendine dair farkındalığı geliştikçe, Emma’nın uyanışının izleri de daha çok belirginleşiyor ve bununla birlikte artan olgunluğu okuyucuyu oldukça etkiliyor.
Şahane bir gözlemci olarak çevresindekilerin davranışlarını izleyişi ve duygularını yorumlayışı tüm çelişkilere rağmen son derece inandırıcı geliyor ve okuyucuya “Evet, sahiden de böyle olmalı!” dedirtebiliyor. Emma’nın zihninde dolaşırken her şey olağan, her sonuç mümkün gibi hissettiriyor ve bu his, okuyucuya farklı olasılıklar karşısında nerede durduğunu tekrar tekrar sorgulatıyor.
Bana göre Emma’nın hikayesinin en huzur veren kısmı, ana karakterin zahmetsizce ve insanca kaleme alınmış olması. Jane Austen, Emma’nın tüm kusurlarını ve önyargıları gözler önüne sererken onun yalnızca bir insan olduğunu; siyahlarının, beyazlarının ve grilerinin olduğunu yansıtmaktan da çekinmiyor. İçinde barındırdığı tüm zıtlıklarıyla kusurlu bir karakter olarak Emma, yaşadığı dönüşüm ile okuyucunun gözünde kusursuzlaşmaya başlıyor.
Özgürlük ve Seçimler: Uyanış Nerede Başlıyor?
Bir kadın olarak, zamanın getirdiği sorumluluk ve şartları kucaklayışı ile Emma’yı, Austen’ın diğer romanlarında olduğu gibi feminizm ve sosyal statü ögeleri çerçevesinde okumak mümkün. Yine de bağlam içerisinde değerlendirildiğinde dahi bu ögeler, diğer romanlarında kıyasla daha belirsiz bir yerden kucaklıyor okuyucuyu. Hatta karakter olarak Emma’nın, toplumdaki sınıf ayrımından kaynaklanan avantajlardan da memnuniyetle yararlandığını ve bunun onun gözünde son derece doğal bir akış içinde gerçekleştiğini söylemek mümkün. Ancak bu incelemede ele almak istediğim bağlam daha farklı: seçimler, sorumluluklar ve özgürlüğün çerçevesinden Emma’yı varoluşsal bir perspektifle inceleyerek genç bir kızın zaman içerisinde yaşadığı dönüşümden ve bu dönüşümle birlikte başlayan bir uyanıştan bahsetmek istiyorum sizlere.
Kitap boyunca Emma’nın gözlemci olduğu, diğerleriyle ilgili bu gözlemlerine dayanarak çeşitli çıkarımlar yaptığı ve doğru olduğuna emin olduğu bu çıkarımlarının sonucunda aldığı kararları işleyen bir hikâyeye tanıklık ediyoruz. Emma’nın sosyal bir varlık olarak diğerleriyle kurduğu ilişkiler de kaçınılmaz olarak bu kararlar ve seçimlerle şekilleniyor.
Emma, diğerlerinin zihnini okuyarak vardığı sonuçlarla birlikte onların hayatına, onlar adına yaptığı seçimlerle birlikte dahil oluyor. İçinde olduğu sosyal sınıfın da bir avantajı olarak, diğerleri Emma ile olan ilişkisinde bu durumdan çok da şikayetçi görünmüyor. Emma, zamanla çevresi için bir karar mercii haline gelirken aslında, kendi olarak var olmayı bırakan ve diğerlerinin hayatında, onlar adına yaptığı seçimlerle bir süreliğine konaklayan bir misafir olarak karşımıza çıkıyor. Peki sizce bir insan, böyle bir düzenin hâkim olduğu yaşamı içerisinde ne kadar var edebilir kendini? Kendini yalnızca adeta bir oyun olarak kurguladığı bu ilişkisel dünya içerisinde var eden bir insanın, kendine dair farkındalığı en fazla ne kadar berrak olabilir?
Diğerleri ile kurduğu ilişkilenme biçimi bir kenara dursun, Emma bu ilişkilerde yaptığı seçimlerle de problemler yaşıyor. Diğerleri ile ilgili kararlar verirken, yaptığı ve doğru olduğuna emin olduğu çıkarımları ile çelişen bir durumla karşılaştığında hızlı bir savunma mekanizması ile içinde bulunduğu durumu mantığa bürüyor; dolayısıyla sorumluluk almaktan da kaçıyor. Ancak roman ilerledikçe gelişen olaylar, Emma’yı kenara sıkıştırarak onu sorumluluk almaya zorluyor. Emma, yaptığı seçimlerle ve sonuçlarıyla yüzleştiğinde karşılaştığı gerçek ise kendi varoluşundan başka bir şey değil aslında: duygularına, düşüncelerine ve davranışlarına ayna olan bu çıkmazın içerisinde yüzleştiği gerçekle birlikte Emma’nın uyanışı başlıyor.
Emma’nın hikayesi içinde bulunduğumuz çağda her birimiz için oldukça tanıdık. Bizler, yaptığımız seçimlerle var oluruz. Duygularımızı yaşama biçimimiz, düşüncelerimizin zaman içindeki gelişimi ve diğerleri ile kurduğumuz ilişki biçimleri bu seçimlerle şekil alır. Ancak diğer yandan yaptığımız seçimlerin ve sonuçlarının ne kadar farkındayız? Her gün attığımız yeni bir adımın, çevremizde yer alan bir diğeri için nasıl bir etkiye sahip olduğu konusunda ne kadar uyanığız veya tam tersi bir durumun üzerimizde yarattığı yapıcı veya yıkıcı etkiyi ne denli kucaklayabiliyoruz?
Sanıyorum ki Emma, yapılan seçimlerin başta insanın kendi yaşamında olmak üzere varlık için ne denli belirleyici olduğuna güzel bir örnek. İnsan, yaptığı seçimlerin sonuçlarını fark ettikçe ve bu seçimlerin sorumluluğunu aldıkça özgürleşir ve bu özgürlük, insanın her yeni nefesi yeni bir uyanış imkânı olarak deneyimlemesinin yolunu açar. Kısacası bizler seçimlerimizle var olur; seçimlerimizin sorumluluğunu aldıkça özgürleşir ve özgürleştikçe uyanırız. Dilerim Emma’nın hikayesine baktığımız bu yer sizler için yeni bir uyanışın habercisi olur.