Hilma af Klint, sanat tarihi içerisinde ilginç bir figür. Resimlerine ilk kez bakan birinin yaşadığı şey çoğu zaman şaşkınlıktır. Renkler parlaktır, formlar geometriktir, kompozisyonlar neredeyse modern grafik tasarım kadar temiz görünür. Eğer bu tabloların 1910’larda yapıldığını bilmezseniz, onları 1960’ların soyut sanatına ait sanmanız oldukça olasıdır.
19. yüzyılın sonunda ve 20. yüzyılın başında Avrupa sanat dünyası hâlâ temsilî resimle, manzaralarla, portrelerle ve mitolojik sahnelerle meşguldü. Soyut sanatın doğuşu genellikle Kandinsky, Mondrian ve Maleviç gibi isimlerle ilişkilendirilir. Ancak Hilma af Klint, bu isimlerden önce, soyut resimler üretmeye başlamıştı. Üstelik bunu bir sanat akımına katılmak için değil, içsel ve ruhsal bir zorunlulukla yapıyordu.
Resimlerinin kökeninde yalnızca estetik bir arayış değil, spiritüalizmle kurduğu derin bağ söz konusu. Hilma af Klint için soyut formlar yalnızca görsel deneyler değildi, onlar görünmeyen bir gerçekliğin haritaları gibiydi. Ressam, evrenin görünür yüzeyinin ardında başka katmanlar olduğuna inanıyordu ve bu katmanları renkler, spiraller, semboller ve geometrik düzenler aracılığıyla aktarmaya çalışıyordu. Bu nedenle tablolarına bakarken aslında yalnızca bir kompozisyon görmezsiniz, aynı zamanda bir düşünce sistemiyle karşılaşırsınız.

Hilma af Klint ardında, yüzlerce sayfalık notlar, eskizler, diyagramlar ve sembolik açıklamalar bırakmıştır. Defter sayfalarında tekrar eden daireler, üçgenler, bitki formları ve soyut şemalar, tablolarındaki imgelerin bir tür ön taslağı gibidir. Bu defterler incelendiğinde dikkat çeken şey, Hilma af Klint’in resim yaparken yalnızca gözle değil, bir tür içsel yönlendirmeyle hareket ettiğini düşünmesidir. Kendini bazen “aracı” gibi konumlandırır, sanki tabloları yapan kişi tam olarak kendisi değilmiş gibi yazar. Bu yaklaşım, dönemin spiritüalist hareketleriyle paraleldir. 19. yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başında Avrupa’da pek çok entelektüel ve sanatçı, görünmeyen güçler, sezgi ve bilinç dışı üzerine yoğunlaşmıştı. Hilma af Klint bu atmosferin içindeydi fakat onu farklı kılan şey, bu ilgiyi doğrudan resim üretiminin merkezine yerleştirmesiydi.
Resimlerinde en dikkat çekici unsurlardan biri spiral formudur. Spiral, hem doğada hem de mistik sembolizmde sıkça görülen bir motif. Hilma af Klint’in tuvallarında spiral bazen bir bitkinin filizi gibi, bazen bir galaksinin merkezi gibi görünür. Bu tekrar, onun evreni döngüsel ve sürekli genişleyen bir yapı olarak düşündüğünü hissettirmektedir. Aynı şekilde çift renkli alanlar, karşıtlıklar ve simetrik düzenler de sık görülür. Erkek–dişi, ışık–karanlık, iç–dış gibi ikilikler onun kompozisyonlarında görsel bir dile dönüşür.

Hilma af Klint’i çağdaşlarından ayıran bir başka unsur, eserlerini sergilemek konusunda aceleci davranamaması. Hatta uzun süre resimlerinin kamuya açık gösterilmemesi gerektiğini düşünmüştür. Bunun nedeni yalnızca mütevazılık değil elbette, izleyicinin bu resimleri anlamaya henüz hazır olmadığına inanmaktadır. Bu karar, onu sanat tarihinin görünmez figürlerinden biri haline getirir. Uzun yıllar boyunca adı neredeyse hiç anılmaz, eserleri depolarda kalır. Ancak 20. yüzyılın sonlarına doğru keşfedildiğinde, sanat tarihinin kronolojisi sessizce yeniden yazılmaya başlar.
Sanatçı, görünmeyenle görünür olan arasında bir köprü kurmaya çalışmıştır. Defterler bu köprünün yazılı tarafı, tablolar ise görsel taraf olarak konumlanmıştır. İkisi birlikte düşünüldüğünde ortaya çıkan şey, yalnızca bir sanat üretimi değil, kapsamlı bir düşünce evrenidir.
Kaynaklar
Voss, Julia. Hilma af Klint: A Biography. University of Chicago Press, 2022.
Hilma af Klint: The Art of Seeing the Invisible. Bokförlaget Stolpe, 2017.